1990 yılında Antalya limanında göreve başladığım zaman, doğu rıhtımlarını işgal eden, uzunluğu 100 metrenin bir eski gemi vardı. Bu geminin adı “Şafak 1” idi. O yıllarda hayali ihracat ülkede moda haline gelmişti. O sıraların devlet büyükleri “döviz bulda nasıl bulursan bul” felsefesi ile bir şekliyle de hayal ihracatçıların önünü açıyorlardı. İşte bu gemi de yüklediği deri eşyaları, kristal cam takımları, ayakkabı sandıklarını ve buna benzer eşyaları doldurup, Antalya limanından hareket etmek üzereyken yakalanıyor. Daha önceki yıllardan gazetelerde haber olarak okuduğum bu garip hayali ihracat hikayesini, şimdi yerinde görüyordum.
Gemi manifestosunda deri eşya geçen sandıkları, gümrük müdürlüğü limanın kapalı ambarlarından birinde açmış ve içindekiler ortaya çıkmış. Deri mamul diye sandıkladıkları şey, kırpıntı deri parçalarıydı. Sandıklar dolusu kristal cam takılmaları denilen eşyanın, hiç bu kadar kalitesizini görmemiştim. Eğri büğrü bardaklar, kalitesiz renkli camdan kaba- saba tabaklar ve sanki camın ilk icat yıllarından kalmış ilkel sürahiler vardı.
Sandıklar dolusu plastik eşyalara gelince: Lüks ayakkabı diye bildirilen sandıklardan çıkanlar görülmeliydi. Köy pazarlarında bile bu derece kalitesiz plastikten yapılan ayakkabı ve terliklerin satıldığını zannetmiyorum. Bu eşyaların bulunduğu sandıklarla dolu Şafak 1. Gemisinin ambar kapasitesi 3,500 GRT’ idi. Geminin ambarları ağzına kadar doluymuş. Daha sonra limanın ambarlarına alına ve hala daha limanı işgal etmeye devam eden bu değersiz eşyanın hacmi tahmin edilebilir.
Önce limandaki Gümrük Baş Müdürünü sıkıştırarak, ambarı bu eşyalardan kurtarmalıydık. Malların ticari değeri olmadığından, imha yoluna gidilecekti. Normal prosedür devam etti ve Gümrük Müdürlüğü nezaretinde bu kıymetli! ihracat eşyası, imha edilmeye başlandı. Sonunda ambarımız biraz ferahlamıştı.
İlk olarak, maliye hızlanmalı bu geminin satışı biran önce sonlandırılmalıydı. Satış işlemiz hızlandırıldı ve Şafak 1 Gemisi, eski olimpiyat şampiyonlarından Ahmet Ayık Beyin firmasına satıldı.
Bir müddet sonra, dönemin Ulaştırma Bakanı, şimdi rahmetli olmuş Cengiz Tuncer, bizzat bana talimat vererek “Sayın Ahmet Ayık denizci değil, o gemiyi satın almış. Yardımcı ol ve gemi İstanbul’a ulaştırılsın” dedi. O haftanın içi, elinde bir paket ile Sayın Ahmet Ayık yanıma geldi. Bana bir takım elbiselik kumaş ile kravat hediye getirmişti. Kendisini şampiyonlara yakışır şekilde karşıladım ve şu akılı verdim: Gemi parçalanıp satılacaksa, bunun yeri Aliağa tersanesinin bozum yeriydi. Şafak 1 Gemisine yaptırılacak bir bakımdan sonra, Antalya’dan Aliağa’ya kadar römorkör ile çekilebilirdi. Yok, şayet gemi olarak kullanılacaksa, mutlaka İstanbul’la kadar çekilmeliydi. Bu hurda yığını haline gelmiş gemiyi, İstanbul’a çekmek, zannedileceği kadar kolay olmazdı. Öncelikle, o kadar uzun mesafeyi, dağılmadan gidecek bir bakımın yaptırılmasına ihtiyaç vardı. Bu bakım işlemi için de İstanbul Perşembe Pazarında bulunan “kalafat” yerlerinde araştırma yaprak, uygun ustaları bulmak gerekiyordu. Sayın Ahmet Ayık ile sevgili oğlu Osman Ayık, benim önerilerimi can kulağıyla dinleyip, notlar aldılar. Onların niyeti de Şafak 1 gemisini çalışır durma getirmekti. Bana “kalafat” yerinde tanıdığım bir firma veya kişi olup-olmadığını sordular. Ben bu işe hiç bulaşmadım. Onlara da “kendiniz kişisel olarak araştırarak, düzgün insanları bulabilirsiniz” dedim.
Aradan 15 gün geçmişti ki gemiyi onaracak ekip İstanbul’dan geldi. Baktım ekipte bulunanların çoğu benim bölgemin insanlarıydı. İnebolu ve Bartın’dan gelen ekip, yapacakları işin uzmanı kişilerden oluşuyordu. Bir hafta içinde, gemiyi dağılmadan İstanbul’a gidecek hale getirdiler. İkinci bir gemi geldi ve Şafak 1 Gemisini yedekleyerek, İstanbul’a müteveccihen yola koyuldular.
Sonunda bizde derin bir nefes almıştık. Hem limanı aylarca işgal eden bir safradan kurtulmuş, hem de “barınma- bakım parası” adı altında, bir hayli dolar kazanmıştık. Sevgili Ayık ailesi, daha sonra, bu hayırsız gemiden, zorda olsa da az zararla kurtulduklarını söylediler.