​20. Göçkün Köyünde Tatil.

Sabancı gurubunda 7 yıl çalıştım. Bu süre içerisinde, o gurupta da bazı değişmeler oldu. “Akçansa” şirketindeki Belçika ortaklığı sona erip, onların yerine Almanlar geldi. Bütün bunların ötesinde, Sabancı gurubunun Antalya limanında bulunan paketleme tesisi, özelleşen limanla fiyatta anlaşamayınca, Mersin’e taşınma kararı aldı. Bende kendimi bu gurubun içinde fazlalık görmeye başladığım için, istifamın kabulünü istedim.
Amcamın oğlu Salih’le birlikte, bizlere aileden miras olarak kalan arsaları birleştirip, mutahite vermiştik. Her birimze dörder daire düşmüştü. Uzun bir süredir, yaz tatillerini Amasra’daki evimizde geçirmeye başlamıştık. Annemde kendi evinde, yanına yerleştirdiğimiz bakıcı ailenin katkısıyla yaşıyordu. Bizleri etrafında gördüğü zamanlar çok mutlu oluyordu. Amasra, bölgenin gözbebeği turistik bir yer olduğundan, yazları çok kalabalık oluyordu. Öyle kalabalık oluyordu ki nüfusunun 4-5 katı insanı, turist olarak ağırlamak durumu, hasıl oluyordu. Ayrıca öteki şehirlerde yaşayan Amasralılar, eş dost, akraba ziyaretlerini, sıcak yaz günlerine saklıyordu.
Yine böyle bir günde, İstanbul’da ticaret yapan, ağabey yerine koyduğum İ’ye, Göçkün Köyüne girme teklifinde bulundum. O köyde, kız alıp-vermeden akraba olduğumuz kişilerin boş evleri vardı.
Gökçün Demirci Köyü tam sahilde olmayıp, denize 200 metre mesafede kurulmuş, içinde büyük bir dere geçen, şirin bir köydü. Eve yerleştiğimizde, sanki evde her şey hazırlanmış bizi bekliyor gibiydi. Üstelik, ev sahiplerinin tanıdığı Emine Hanım diye bir kadıncağız, temizlik ve mutfak hizmetlerini yapacaktı.
Yol kavşağında bulunan Avara mahallesinde, her şey bulunabiliyordu. Bakkaliye, kasap ve benzeri ihtiyaçlarımızı karşılamak için bir kilometre yürümek gerekiyordu. Bizim ise tek derdimiz, balık yakalayıp yemekti. Derenin ağzı, akşamdan ağlarımızı serpmek için çok müsaitti. Bizde öyle yapıyorduk, akşamdan, 25-30 metre uzunluğundaki ağımızı, derenin ağzına geriyorduk. Balık milleti iyi bilir; bu ağları sermek kolaydır, illaki toplamak, bir o kadar zordur. Bu arada profesyonel balıkçılarda aynı derenin ağzına, daha büyük ağlarını döşüyorlardı. Biz zorlanarak sabahın köründe ağlarımız toplar iken; bize göre daha genç, bu işlere eli yatkın İsmail ismindeki delikanlı, çoğu kez bize yardım ediyordu.
Bir gün İsmail’le “işin ne” diye sorduğumda; Yalıdaki caminin imamı olduğunu öğrendim. Oralarda sahile “yalı” diyorlardı. Sahildeki cami, beyaz zambakların içerisinde, minyatür bir mabetti. Bu küçük caminin yapım tarihi, kayırlı olmamakla birlikte, belli ki “umur” görmüş, birileri tarafından yaptırılmıştı.
İsmail’e soru sormuş, imam olduğunu öğrenmiştik ya, “madem erken kalkıyorsunuz, sabah namazına bana gelin, sonra birlikte ağı toplarız” dedi. Bende ona “kısa olan sabah namazını, uzun sürelere uzatmamasını” söyledim. Bu konuşmadan sonra, bizde yalı camisinin cemaati olduk.
Bizim serdiğimiz ağdan, günlük balığımız mutlaka çıkıyordu. Barbun, Mezgit, Kefal ve Çarpan (iskorpit) en çok çıkan balıklardı. İsmail tuttuğumuz balıkların temizlenmesine de yardım ediyordu. Saçlarımızı kestirmek için kasabaya ineceğimizi söylediğimizde İsmail “eskiden berber kalfası olduğunu” söyledi ve bizleri bir güzel tıraş etti.
Günlerden bir gün, köy merkezine doğru yürüyüp gazetelerimizi aldık. Kasabaya da uğrayıp kıyma alayım dedim. Kıyma makinesinin başındaki beyaz önlüklü adam, yüzünü dönünce, şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Kıymaları çeken kişi, yine bizim imam İsmail’di.
Göçkün köyünde İsmail ile güzel günlerimiz oldu. O sıralarda İsmail’in kızı, lise son sınıftaydı. Üniversite imtihanlarında mutlaka iyi bir yer kazanacağını söylüyordu. İsmail’in oğlu da iyi bir öğrenciymiş. Oğlan 3-5 sene içinde üniversite okuma yaşına gelince, İsmail de Ankara’ya tayinini istemiş. Nitekim, İsmail’in güzel kızı, üniversite imtihanında OTÜ mimarlık bölümünü kazanınca; ilk işim kasabanın belediye başkanına gidip, öğretimi için İsmail’in kızına burs istemek oldu.
Yakın zaman kadar İsmail Hoca bizleri telefonla arar, çocukları hakkında bilgiler verirdi. Yolları ve bahtları açık olsun…