​27. Amerikan gemilerinden para almak.


Körfez krizinin patlak verdiği günlerde, Hasan Bey, Amerikan gemilerinin Antalya acentesiydi. O zamana kadar Antalya limanına gelen gemileri, 300-400 personelli, muhrip tipi gemilerdi ve eski limandan (iskeleden) çıkış yaparlardı.
Hasan Bey bana “Ağabey, bunları yeni limana alalım, sende yardım et, Vali Beyi ikna edelim” dedi. Çünkü artık, limana gelen Amerikan gemilerinin sayısı arttığı gibi, uçak gemisi gibi vasıtalar, bir kasaba kadar kalabalıktı. Hasan Beye “bu iş bedava olmaz, limana para ödemeniz lazım” dedim. Dedim ama elimizdeki liman tarifelerinde, askeri gemilerden para alınabileceğine dair, hiçbir maddeye rastlamadım. Sevgili Akıncıoğlu, “liman para istiyor” deyince; Amerikan askeri ataşesi Binbaşı Murat Bey, elinde bizim tarife kitabımızla, bana geldi. Deniz Binbaşı Murat Bey, Kafkas kökenli bir aileye mensup olarak, Amerika’da doğmuş. İsmi bizim isimlere benzese de 15-20 kelime dışında, Türkçe bilmeyen bir zattı. Üstelik hayli inatçı biriydi. Ona liman tarifesinin sonlarındaki bir maddeyi gösterdim. Gösterdiğim madde de “İş bu tarifede yazılı olmayan hizmetler için bir komisyon kurulur ve komisyon hizmetin ücretini takdir eder” yazıyordu. Murat Bey “O zaman hemen komisyonunuzu kurun ve bana istediğiniz ücreti, yazılı olarak bildirin” dedi.
Komisyonumuzun kararı: Uçak gemileri için rıhtım ve yolcu salonu kullanımı günlük 1000 Dolar, küçük muhripler (personeli 400 kişi) için, günlük 400 Dolar olacaktı. Komisyon kararlarını onlara bildirdik.
Amerikalılar, limanı kullanmaya karar verince, Amerikan gemilerinin acentesi olan Ant- Marin şirketi, rıhtım arkasında kalan 300 metre karelik sahayı, kiralamak istedi. Burası için de kira fiyatı tespiti yapmamızı istiyorlardı. Komisyon onların bu isteği içinde, münasip bir kira bedeli belirledi. Yanlış hatırlamıyor isem, Ant-Marin o saha için aylık 5000 Dolar kira ödeyecekti.
İlk uçak gemisi, dinlenmek üzere, cepheden Antalya’ya geldiğinde, şehrin esnafı bayram yapıyordu. Amerikan uçak gemisinin beraberinde 3-4 muhrip gemisi de gelmişti. Gemilerle gelen Amerikalı personelin eşleri çocukları da şehir merkezindeki otellerde kalıyordu. Buralarda olmayan turizm canlılığı oluşmuştu. Hasan Bey, rıhtımın arkasında kiraladığı alana, modern bir çadır kurmuş, gemiden inen bahriyelilere, pizza, kola ve bira satışı yapmaya başlamıştı. O günlerde Antalya’da yalnız yaşıyordum. Çocuklar İstanbul’da, ben Antalya’da idim. Antalya’daki arkadaşlarımızla, haftada bir buluşup, iskeledeki bir restoranda balık yiyorduk. Böyle buluşma akşamlarından birinde, restoranın şefi “Hüseyin ağabey, senle özel görüşmek istiyorum” dedi. Arka tarafa geçtiğimizde, bana bir zarf uzattı. İçi gördüğüm kadarıyla Amerikan Dolar’ı doluydu. “Abi ben bunu, buradaki arkadaşlardan topladım. Şayet Amerikan gemilerinin personeli buradan karaya çıkarsa, bu zarfın arkası gelecek” dedi. Benim verdiğim tepkiden ürkerek, bana uzattığı zarfı hemen geri çekip, cebine koydu. O geceden sonra, o restorana çok seyrek gittim. Zaruri olarak gittiğim zamanlar, hiç kimseyle muhatap olmamaya çalıştım. O gece yaşan bu olayı da Hasan Akıncıoğlu arkadaşımla paylaştım “Vay anasına be” diyerek, birilikte gülüştük.
En son bölümde anlattığım olayı, çok namuslu bir idareci olduğumu kanıtlamak için yazmadım. Sadece “Bazı belirsiz olayları, insanların nasıl tersinden okuyabileceğine örnek olsun” diye, belirtme ihtiyacına vurgu yapmak için, burada konu ettim.