Adalet/Vicdan/İnanç

Mahkemelerde verilecek cezasını beklerken delirerek ölen Amerika’nın en büyük mafya lideri Al Capone’un şu sözleri adalet/vicdan/ inanç paradoksunu ortaya koyması bakımından çokça ironik gelebilir. Ne demişti Al Capone;
‘Küçük bir çocukken tanrıya bana bir bisiklet vermesi için her gece dua ederdim.
Baktım olmadı, gittim bir bisiklet çaldım. Ondan sonra beni affetmesi için her gece tanrıya dua ettim!’
Çalmak, çırpmak, yalan söylemek, sonra dua ile aldatmak.
Onlarca kişiyi öldürmek. Kul hakkı, yetim hakkı yemek.
Adalete, hak ve hukuka inanmamak.
‘Nasıl olsa ceza gelmez!’ diye suç işlemek.
Bizim coğrafyadan örnekler verirsek;
Adam aracı ile ters yönde gidiyor.
Kazaya neden oluyor.
Savunmaya bakar mısınız; ‘Ben ters yönde gidebilirim ama karşıdan gelen beni görmüyor mu, kör mü?’
Bir başkası çocuğunun yanında adama tokat atıyor.
Bir diğeri bebeği kucağında eşinin yanında sopa yiyor.
Bir gazeteci sokakta yürürken birkaç kişinin darbeleri ile öldürülüyor.
SGK binasında bir avukat hiç de sorumlu olmadığı bir iş yüzünden öldürülüyor.
Hapisten izne çıkan bir adam ayrıldığı karısını bıçaklayarak öldürüyor.
Aranan bir hükümlü gasp ettiği aracın sürücüsünü öldürüyor.
Hızını alamıyor, bir vatandaşı daha öldürüyor.
Adaletin terazisini kendi eline alan insan sayısı hızla artıyor.
Sokak ortasında birbirine hakaret eden, tartışmayı kavgaya dönüştüren, hatta ne yazık ki silaha başvuran insanları görmek sıradanlaştı.
Boş vicdanlar, kaybolan hoşgörünün izini anlatıyor aslında.
Derin bir toplumsal dönüşümle karşı karşıyayız?
Adalete olan güvenin zedelenmesi, toplumdaki hoşgörüyü de eritiyor.
Adalet sistemine güven azaldıkça, insanlar kendi adaletlerini kendileri sağlamaya çalışır hale geldi. Gerilimi katbekat artırmakta.
“Haksızlığa uğrayan ben isem hakkımı arayacak olan da benim” düşüncesi yerleşmeye başladığında, dinleme, anlama duygusu bir kenara bırakılıyor, diyalog yolu kapanıyor ve sabır eriyip gidiyor.
Özellikle genç nesilde sıkça gözlemlediğimiz hak talep etme anlayışı, aslında adaletin zayıfladığı toplumlarda hızla yayılan bir hastalık.
Adaletin gerçekten yerine geldiğine inanmayan bireyler, taleplerini karşılamak için çareyi karşısındakiyle çatışmakta buluyor. Bu durumda hoşgörü ve dinleme en çok ihtiyaç duyduğumuz ve en çok eksikliğini hissettiğimiz değerler haline geliyor.
Çatışmanın çözüm aracı olarak görülmesi, toplumun her kesiminde karşılıklı güveni sarsan bir döngüye yol açıyor.
Adalet sistemine duyulan güvensizliğin artması, toplumdaki diğer kurumları da etkileyerek bir tür güven erozyonuna sebep oluyor. ‘Devlet beni korumuyorsa ben kendi başımın çaresine bakarım’ anlayışı sıradanlaşıyor. Adalet nerede, vicdan nerede, inanç nerede?