Ahlak anlayışlarımız da test ediliyor


Ahlaki yaklaşımların temelinde biz ve öteki arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği yatıyor. Kendimizi nasıl tanımladığımız, bu tanımlama sürecinde başkalarını nereye koyduğumuz, kendi öz benliğimizin dar ya da geniş bir perspektiften oluşturulup oluşturulmadığı özünde ahlaki bir konu.
Bu minvalde değerlendirmeye tabi tutabileceğimiz dört farklı ahlak yaklaşımından bahsedilebilir. Birinci yaklaşım laik ahlak anlayışıdır. Bu anlayış modern hukuk anlayışının temelini de oluşturur. Doğal hukuk anlayışı gereği her birimiz doğuştan edindiğimiz ve asla bizden alınamayacak haklara sahibimiz. Yaşama hakkı, düşüncelerimizi özgürce ifade etme hakkı, serbestçe seyahat etme hakkı, mal mülk edinme hakkı ve istediğimiz dine inanma ya da inanmama hakkı bu haklar arasında en önemlileridir. Bütün bu haklar evrenseldir.
Buna göre herkes sırf insan olduğu için yaşama ve yaşamasını mümkün kılacak temel gereksinimlere erişme hakkına sahiptir. Toplumlar en zayıf halkaları kadar güçlüdürler. Bu halkada yer alanların akıbeti herkesi ilgilendirir. Benzer bir mantıkla zengin ve gelişmiş ülkeler fakir ve gelişmemiş ülkelerin yaşadıkları sorunlara gözlerini kapatıp bana ne diyemezler. Hele sınırların giderek ortadan kalktığı küreselleşme çağında kendi zenginlik, sağlık ve güvenliğimizi başkalarının fakirliği, hastalığı ve güvenliksizliği üzerine inşa edemeyiz.
Devletlerin birinci görevi vatandaşları arasında yaş, cinsiyet, ırk, inanç, dil, eğitim ayrımları yapmadan herkese temel gereksinimlerini sunmaktır. Bütün ilahi dinlere referansla söylenen 'sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma', ya da 'sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran' prensipleri burada öne çıkıyor. Bütün ilahi dinlerin öğretileri özünde bu laik ahlak anlayışıyla uyumlu. Covid-19'un daha çok 60 yaş ve üzeri insanları etkilemesi onların günahı değil. Dolayısıyla 'sen de aynı yaş grubunda olsaydın, sana nasıl davranılmasını isterdin? sorusunu sormak gerekiyor. 'Diğer insanlardan biraz daha yaşlı olduğun ve bağışıklık sistemin biraz daha zayıf olduğu için toplumun seni gözden çıkarmasını kabul eder miydin' sorusuna hepimiz bir cevap düşünmeliyiz. Bu bakış açısına göre insanlar arası tek eşitleyici öğe hepimizin insan olduğu. Diğer bütün ayrımlar ahlaki davranma kapasitemizin önünde bir engel oluşturuyor.
İkinci ahlaki yaklaşım faydacılık yaklaşımıdır. Bu açıdan bakıldığında asıl gözetilmesi gereken toplumun çoğunluğunun faydası. Çok sayıda insanın çok daha fazla mutlu olabilmesi adına az sayıda insanın çok daha fazla mutsuzluğu göze alınabilmeli. Belli bir yaş sınırının üzerinde olanları korumak için alınan sokağa çıkma yasakları, gönüllü karantina uygulamaları, sosyal mesafe koyma pratikleri ve bu tarz tedbirlerin neticesinde ortaya çıkabilecek ekonomik daralmalar toplumun çoğunluğunun çıkarlarını uzun vadede olumsuz etkileyebilir. Bu mücadelede yaşlılarımızdan çok gençlerimiz ve çocuklarımızı düşünmeliyiz. Kısa vadede alınan tedbirler az sayıda insanın yaşamasını mümkün kılacaksa da bu tedbirlerin uzun vadede ortaya çıkarabileceği sonuçlar çok daha fazla insanı açlığa, işsizliğe ve yoksulluğa mahkum edebilir. Faydacı yaklaşım bu riskin alınmaması gerektiğini söylüyor. Ekonomik daralma umulandan çok daha fazla sürerse ve bunun neticesinde ortaya çıkabilecek maliyet çok daha fazla olursa bu riski almaya değer mi sorusunu sormalıyız. Sürü bağışıklığı kavramı çerçevesinde uygulanmak istenen tedbirler arka planda faydacı ahlak anlayışını barındırıyor. Bu yaklaşım Sosyal Darvincilik anlayışını içinde barındırıyor. Buna göre en güçlüler ve adaptasyon yeteneğine en fazla sahip olanlar ayakta kalmalı.
Üçüncü yaklaşım, Amerika Birleşik Devletleri örneğinde sıklıkla dile getirilen özgürlükçü (libertarian) ahlak anlayışıdır. Buna göre birey, toplumdan da devletten de önce gelir. Esas olan bireyin kendisi için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendisinin özgürce karar verebilmesidir. Devletten beklenen bireyler bu haklarını kullanırken ve özgür iradeleri doğrultusunda yaşarken insanların birbirlerinin özgürlüklerine müdahale etmemelerini garanti altına almaktır. Devlet bireyleri birbirlerine karşı koruyan gece bekçisi devlet olmalıdır. Her daim ortada ve görünür olup insanlara nasıl yaşamaları, neye inanmaları ve hangi kurallara uymaları gerektiğini söylemek devletin görevi değildir. Güvenlik ve özgürlük arasındaki denge özgürlükten yana tanımlanmalıdır. Başkalarının özgürlüğüne müdahale edilmesine izin verilmedikçe, herkesin özgürce yaşaması toplumu daha güvenli kılacaktır.
Özgürlükçü yaklaşıma göre Covid-19'a karşı verilen mücadelede devletler toplumun sağlık güvenliğini sağlama adına bireylerin özgürlüğünü kısıtlamamalıdır. Kimin kime yardım yapacağı insanların özgür iradeleriyle kararlaştırılmalıdır. Teknolojik imkanlar üzerinden insanların anlık olarak takip edilmesi ve bu süreçte alınabilecek bütün olağanüstü tedbirler ileride kalıcı hale gelebilir endişesi dikkate alınmalıdır. Sürecin yönetilmesinde yürütme erkine verilecek olağanüstü yetkiler, en son Macaristan örneğinde olduğu gibi, otoriter devlet yapısını kalıcı hale getirebilir. Bu yaklaşıma göre bedensel sağlık ne kadar hayatiyse fikir hürriyeti, vicdan hürriyeti ve siyasi hürriyet de o kadar hayatidir. Birey olmak insanın kendi vücudu ve düşüncesi üzerinde hakimiyeti olması demektir. Hiçbir gerekçeyle bu hak alınamaz. Herkes kendi sağlığından meşguldür.
Bahsedeceğimiz son ahlaki yaklaşım olan toplumculuk (communitarianism) toplumun bireyden önce geldiğini ve bireyin kendi özgürlük anlayışını ve değerlerini oluşturmasında içine doğduğu toplumun belirleyici olduğunu iddia eder. Bizi biz yapan ve hayatımıza anlam katan temel unsur kendimizi ait hissettiğimiz kimliksel gruplarımızdır. İnsanlar tek başına yaşayamayacağına göre ait olduğumuz toplumsal gruplar bizim en önemli yaşam kaynaklarımızdır. Toplumsal aidiyet gruplarımızın dışında kaldığımızda sudan çıkmış balığa döner ve hemen ölürüz.
Bu açıdan bakıldığında uluslar en büyük toplumsal aidiyet gruplarıdır. Hayatlarımıza anlam devşirdiğimiz en büyük cemaat ulustur. Dolayısıyla ait olduğumuz uluslar ve toplumsal grupları yaşatmak bizim en önemli çıkarımızdır. Uluslar da aynen bireyler gibi yaşayan canlı organizmalardır. Bireylerin varlıklarını devam ettirebilmeleri içinde yaşadıkları toplumun sağlıklı yaşamasına ve kendini sürdürebilir kılmasına bağlıdır. Her toplumun kendine has değer yargıları, yönetim anlayışı, güvenlik kavramsallaştırması ve küresel vizyonu vardır. Bütün bunlar tarihsel tecrübeler ışığında birikip süzülerek günümüze kadar gelmiştir. Devletlerin temel görevleri bu mirası gelecek kuşaklara aktarmak ve değişen şartlara göre bunları güncellemektedir. Bireyler olarak bizleri değerli kılan içinde yaşadığımız toplumunun devamına yönelik yaptığımız katkıdır. Bu katkıyı ne kadar çok yaparsak o kadar değerli olur ve toplumun diğer üyeleri tarafından o kadar fazla saygı görürüz. Sokağa çıkmıyorsak, işyerlerimizi kapalı tutuyorsak, sosyal mesafemizi koruyorsak ve ekonomik refah kayıpları yaşamayı göze alıyorsak bunları önce üyesi olduğumuz toplumun ali menfaatleri için yapıyoruz. Başkalarına hastalık bulaştırmak ve çok sayıda insanın hastalanmasına neden olmak toplumumuza yapacağımız en büyük kötülüktür. Söz konusu olan ait olduğumuz toplumun bekasıysa kişisel özgürlüklerimizin sınırlandırılması çok da önemli değildir. Toplumcu yaklaşıma göre bireylerin ait oldukları toplumun değer yargıları dışında bir ahlak anlayışı geliştirmeleri ne mümkündür ne de doğru. Biz toplum denen büyük makinanın küçük bir dişlisiyiz ve bu makina ne kadar sağlıklı işlemeye devam ederse biz de o kadar sağlıklı yaşarız. Bunun bilincinde olan insan ahlaklı insandır.
Covid-19 salgının başlangıcından günümüze atılan adımlara baktığımızda yukarıda bahsedilen yaklaşımlardan ikisinin diğer ikisine göre daha fazla benimsediğini görüyoruz. Laik ahlaki yaklaşım ile toplumcu yaklaşım faydacı ve özgürlükçü yaklaşım karşısında daha fazla taraftar buluyor gibi. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nin süreç içinde 'sürü bağışıklığı' ve 'benim özgürlüğüm' noktasından giderek uzaklaşıp birçok Avrupa ve Uzak Doğu Asya ülkesinin benimsedikleri politikaları uygulamaya başlamaları not edilmeli. Güvenlik söz konusu olduğunda -ki sağlık en önemli fiziksel güvenlik kaynağıdır- özgürlükler kısıtlanabiliyor.
Ama belki de asıl tartışılması gereken laik ahlak anlayışıyla toplumcu ahlak yaklaşımı arasındaki dengenin nasıl kurulacağı. Bu denge sürdürebilir olmalı. Toplumcu yaklaşımın erdemli yönleri korunarak Covid-19'a karşı yürütülen mücadelenin laik ahlak anlayışı çerçevesinde yürütülmesini daha doğru buluyorum. Bu anlayışın insanın doğası ve bütün ilahi dinlerin öğretileriyle daha uyumlu olduğunu düşünüyorum.