‘Böyle Küçük Şeyler’

Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biriydi;
İrlanda’nın bir dönem yaşadığı toplumsal ve siyasi geçmişine ayna tutan bir film;
‘Büyük Küçük Şeyler’ sıradan insanların yaşadıkları ‘Küçük Şeyler!’ üzerinden ticarileşen tarikatlar, ulusal suçluluk ve işbirlikçilik gibi toplumsal sorunların duru bir anlatımla izleyiciye aktarıldığı bir başyapıt. İrlanda Özgür Devleti’nin 1922’de kurulmasından 1996’ya kadar süren dönemde terapi amaçlı kurulduğu söylenen aslında bir ticarethane olan Merhamet Rahibeleri, Merhametli Meryem Ana Rahibeleri, İyi Çoban Rahibeleri ya da Hoşgörü Rahibeleri adları ile çeşitli tarikatlar tarafından işletilen ‘Magdalene Çamaşırhaneleri’nde köleleştirilen kadınlar.
On binlerce kadının hapsedildiği, ücretsiz çalışmaya zorlandığı, psikolojik ve fiziksel kötü muamele gördüğü, herkesin bildiği ve gördüğü halde din korkusu nedeniyle sustuğu bir cehennem.
Çevre tarafından ahlaki tehlike olarak görülen kadınların, evlilik dışı çocuk sahibi olan annelerin, cinsel tacize uğrayanlar kızların, aileleri tarafından reddedilen ya da aile ve devlete yük olarak görülen, fakir ve kimsesizlerin terapi adı altında boğaz tokluğuna çalıştırıldıkları gotik, mistik mekanlar.
Çevredeki okul, bakımevi ya da otel gibi kuruluşların çamaşır ve dikiş işlerini yaparak tarikat rahibelerine kazanç sağlanan bir ticarethane. Büyük bir kısmı hamile olan kadınların doğurdukları çocukların zorla alınarak satıldığı tanrının evi diye bilinen manastırlar.
Wexford yakınlarında bir kasabada yaşayan, bölgedeki çoğu yoksul ailelere karşın sahibi olduğu küçük çaptaki kömürcü işletmesinin kazancıyla beş kızını borç harca batmadan okutup büyütmeye çalışan Bill, Noel yaklaşırken bir sabah, kızlarının okuduğu Katolik okulun bağlı olduğu manastıra kömür siparişleri götürdüğünde, görmemesi gereken bir şey görür; yükünü bıraktığı kömürlükte saklanan bir genç kızla karşılaşır.
Ama onu ve kasabanın neredeyse tamamını kontrol eden manastırdaki herkesin bildiği ama görmezlikten geldiği bu sırra yaymaya önce hevesi yoktur. Yapabileceği tek şey adının Sarah olduğunu söyleyen kızı manastır rahibelerine teslim etmektir. Bill, kapıyı çaldığında başrahibe tarafından içeri çay içmeye davet edilir. Sesini yükseltmeyen baş rahibenin büyük bir zarafetle sarfettiği her sözcükte aslında tedirgin edici ve tehditkâr imalar vardır. Gitmek için kalkan Bill’e manastırın kömür borcunu ödedikten sonra ona içine epey nakit koyduğu bir Noel kartı verir. Bu ‘Sus’ payıdır aslında. İkisi de bu ‘hediye’ rüşvet değilmiş gibi davranırlar. Birkaç gün sonraki teslimatında Bill kömürlükte yeniden Sarah ile karşılaşır ve bu kez kızı oradan kaçırır, evine götürür.
Eşinin, ‘Bu yaşamı sürdürmek istiyorsan bazı şeyleri görmezden gelmen gerek’ demesine karşın Bill’in o kızı manastırdan kaçırarak 50 binin üzerinde kadının da yaşamını kurtarmasına vesile olduğunu filmin sonunda öğreniyoruz.
Eleştirmenlere göre film, bir tek kişinin küçük bir kasabada yaşadığı küçük bir olaydan yola çıkarak, bireyin deneyimi ve kararı üzerinden ulusal suçluluk, işbirlikçilik gibi evrensel konuları irdeleyen çok başarılı bir siyasal alegori, bir dönemle yüzleşme. Saçma sapan diziler yerine böyle farkındalık yaratan filmleri izlemenizi öneririm.
Film TOD TV’de.