Empoze önyargılar

Hepimiz yaşantımızda birtakım önyargılara sahibiz. Bir iki tecrübeden veya yaşadığımız toplumsal baskıdan hemen bir düşünce benimsiyoruz.

Bir insan tanıyoruz, yargıdan önce önyargılarımız başlıyor.

Aslında önyargı bir tutumken, önyargının getirdiği davranış ise apaçık dışlamaya giriyor.

Sonrası ise nefret. Hayata nefret, insanlara nefret, hayvanlara nefret… Hatta insanın kendine olan nefreti.

Elbette erken yargı, engellenemez bir şeydir. Bunu kontrol etmemiz çok da mümkün değil gibi. Fakat önyargıların baskın geldiği bir toplumda kendini ifade etmek oldukça zor. Aslında önyargının davranış biçimi haline geldiği toplumlar esir kampından farksız.

Farklılıklara açık olmamakla birlikte, elli yıl önceki doğru neyse şimdide öyledir düşüncesi zamanda tutsak kalmaktır. Tamamen empoze önyargılar üzerine kurulu bir düzende hiçbir zaman doğru düşünebilmek mümkün değil.

Hayatınızın kalitesini başkalarını yargılayarak belirliyorsanız, aslında başkasının hayatında değil kendi iç dünyanızda çözülemeyen ciddi boyutta problemler vardır. İnsan kendi yaşamından uzaklaştığı an başkalarının hayatına dahil olur. Aslında kendinden kaçma çabası bu. Kendi iyileştiremediği yerlerden kaçmanın en basit çözümünü yargılamakta buluyor.

İnsan ancak ve ancak kendisiyle barışabildiği ölçüde başkalarına sevgi besleyebilir.

Çözüm basit, kendi dünyasıyla meşgul olabilen insan başkalarının hayatlarıyla ilgilenmez. Dolayısıyla kendi hayatını iyileştirilebilir kılar.

Hayatımızın kalitesini arttırmak için birilerini yargılamak gerekmiyor.

Yargılamak bence toplumca en yıkıcı alışkanlığımız. Başkalarının seçimlerini yargılayanlar kendi hayatlarının mükemmel olduğunu zannediyor. Âmâ bakıldığında diğerleri hakkında yargı dağıtanların yapmaya çalıştıkları şey dramatik.

Kendi hayatlarında yolunda gitmeyen o kadar çok şey var ki birilerini yargılayınca daha iyi hissediyorlar. Ben, bunu alışkanlık haline getiren kişilerin ortak özelliklerini, kendi korkuları ve zayıflıklarıyla yüzleşememeleri olarak görüyorum. Çünkü insanın kendisine ait olmayan şeylerden rahatsızlık duyması aslında mümkün değil.

Eğer birileri tarafından acımasızca yargılanıyorsanız bu durumu asla kişiselleştirmemelisiniz. Çünkü sizi yargılayan kişi aslında kendisindeki eksikliği bu şekilde bastırıyor.

Doğru; göreceli bir kavramdır. Herkesin kendi yaşam şekline göre, farklı doğru ve yanlışları var, önce bunun kabulüne varmamız gerekiyor.

Eski bildiklerimizle yani yargılarımızla değil, hayata her an ‘yeniden’ bakmak zorundayız.

Hali hazırdaki öğrenilmişlikleri tüm hayatımıza yaydığımız an aslında o andan mahrum kalır duruma geliyoruz. Çünkü perdenin arkasını görmeyi engellemiş oluyoruz. İnanç kalıplarının sürekli doğru olduğunu düşünmek sürekli aynı döngüde kalmak demek. Oysaki bütün bize dayatılanları ve inanç kalıplarını yıktığımız anda, o ana da yepyeni bir bakış kazanıyoruz.

Yeniden baktığımızda bulunduğumuz anı, tam da o pencereden görüyoruz.

Yeniye yeniden bakabilmek, buğulu camdaki buğuyu silmek gibi.

İşte bunu başarabildiğimizde gözümüzün önündeki perde kalkıyor ve hayata farklı bakmayı öğrenmiş oluyoruz.

Hayatın bize sunduğu tatları yepyeni şekilde almaya başlayabilmemiz dileğiyle.