​FRANCO HA MUERTO ! (2)


Ne diyorduk , Ha, El- Cid hikayesini anlatarak İspanyol karakterini mercek altına yatırmak istemiştik. Ve haliyle 1960 larda çekilen ‘El-Cid’ filmine gönderme yapıyorduk.
Peki tarih ne diyordu diye de sormuş lafı bu güne bırakmıştık.
İspanya 7. Asırdan yaklaşık 13-14. Asra kadar ‘Moor’ dedikleri Kuzey Afrika kökenli Müslüman sultanların yönetiminde kalmıştı. O günler savaş günleriydi ama ‘Moor’ idaresi aynı zamanda sanatta, kültürde, bilimde zirve günlerini yaşıyor ve yaşatıyordu. Endülüs parası, tıpkı bu günün doları gibi Avrupa kıtasının en sevilen ve her yerde geçerli olan tek para birimiydi. Endülüs ürünü olan her şeyin her yerde pazarı vardı. Sultanlar idarelerinde ki halkı olabildiğince serbest bırakıyorlar, hamamlar, kütüphaneler ile şehirlerini dolduruyorlardı. Yani bu gün kendilerini Müslüman diye kakalayan bazı türlere bakıldığında taban tabana zıt bir idare vardı. Endülüs sultanları, tebaaları içinde Yahudileri ve İsevileri gönül rahatlığı ile barındırıyor onların yeteneklerinden olabildiğince yararlanıyordu. İbadet camide kalmıştı, hakim olan değerler içinde bilim, sanat ilk sıralardaydı. Yahudi ve İsevi cemaatinden kopup Müslüman olmak isteyenlerin sayısı her geçen gün artıyordu. İber yarımadasının 3 de 2si Moor kontrolündeydi, geride paralı askerlik yapan ve istila edilmeye gerek görülmeyen dağlıların yaşadığı Bask bölgesi ile kuzey de ki Leon ve Navarra Hıristiyan krallıkları vardı ve onlarla savaş hala sürüyordu.
İşte Holivut bu dokuyu incelikle saptırmayı başarmıştı. Filmin sonu bile doğru değildi. Ben Yusuf muharebe esnasında ölmeyecekti, tuhaf olan yatağında ölen tek Endülüs sultanı o olacaktı.
Peki Holivut ve onun sahibi olan ABD hükümeti, neden böyle bir atraksiyona girmişlerdi?
İkinci Dünya Savaşının tek faşist diktatör artığı Franco’ya bu ‘kıyak’ niye geçilmişti.?
13-14- 15 ve 16. Asır İspanya’sı miras aldığı bu ‘akılcı’ kültürle dünyanın bilinmeyen pek çok noktasını keşif edecekti. Sonraları ise, yavaş-yavaş, dinci puştların tuzağına düşecekti.
Napolyon Bonapart bir keresinde İspanya tahtının kral ve veliahdını Paris’e çağırmıştı, baba- oğul hırsızın önde gideniydiler, sofra da birbirlerini en azgın küfürler ile suçlamaya başlamışlardı.
Napolyon derin bir nefes alıp ‘Ulan İspanyol ırkının ne kadar arızası varsa hepsini almışınız ne kadar erdemi varsa hiç birine sahip değilsiniz def olun gözümün önünde!’ diyerek baba-oğul hırsızları huzurundan attırmıştı.
19. Asır İspanya için bir felaket asrıydı, Allah’tan çok köklü bir dil ve kültür sahibiydiler de İmparatorluk bir nebze olsun ayakta kalabilmişti, ama işin aslını sorarsanız batılı büyük güçler batmasına izin vermemişlerdi.20. Asrın başına biraz toparlanma olacak gibiydi, özellikle Kuzey Afrika da ki kolonilerine biraz daha sahip olabilseler iyi olacaktı. Ama bunun için ‘Aydınlanma devriminin’ nimetlerinden yararlanmak gerekiyordu. Oysa ne zaman bilim, sanat, felsefe ve sağ duyu gibi aklı başında deyimler geçse Kilise olaya müdahale ediyor ‘caiz değil’ fetvası vererek her türlü gelişme ve aydınlanma çabasının önünü tıkıyordu.
Oysa yobazlar kendi mezarlarını bizzat kendi dilleriyle kazıyordu 1920 ler geldiğinde toplum artık çoktan kaynama noktasına gelmişti. Moskova da bir ateş yanmıştı Komünizm tüm dünyaya çok güzel şeyler söylüyordu.
Büyük savaşın yorgun Avrupa’sına çok sıcak geliyordu bu sloganlar; Eşitlik, düşünme ve düşündüğünü ifade etme hürriyeti, işçi iktidarı…
Fransa, İngiltere gibi medeniyet temeli sağlam ülkeler bu yeni siyasi akımı zor da olsa hazım edebilmişlerdi ama Almanya ,İtalya ,Avusturya ve diğerleri işin içinden çıkamıyorlardı. Keza İspanya da dönülmesi zor bir viraja girmek üzereydi.
İç savaşa giden yol; Bir sonara ki yazıya…