​FRANCO HA MUERTO 3

İspanya da ki 19. Asır düzenini anlatmak için bir örnek verelim;
Bourbon hanedanını silah zoruyla başından atan İspanyol meclisi, (1870 ler) yeni bir kral arayışına çıkmıştı, İtalyan Savoy ailesinden genç ve reformist bir prensi gözlerine kestirmişlerdi, adam da kabul ederek Madrid’e gelmişti, İspanya tahtının yeni sahibi sarayda ki ilk gününde alışkanlığı üzerine her zaman ki gibi sabah saat yedi de kalkmıştı.(öğrenim hayatı anglo sakson coğrafya da geçmiş) ve haliyle adamcağız kahvaltı etmek istemişti, sarayın baş mabeyincisi ‘olamaz sire’ demişti, sarayın adetlerinde hiçbir önce ki kral saat 11.00 den önce kahvaltı etmemişti İspanyol aristokrasisinin dna sında kralın kahvaltı saati 11.00 veya sonrası olmalıydı. Şaşıran kral ‘neden’ diye sormuştu ama baş mabeyincinin bu soruya cevap verme yetkisi yoktu, rütbesi müsait değildi, Amedeo, sarayın koridorlarından yürüyüp karşıda ki cafe’ye girmiş ve kahvaltısını orada yapmıştı, maiyetinden hiç kimse ona ‘nereye gidiyorsunuz?’ diye soramamıştı, bu, İspanya saray kurallarınca mümkün değildi. Cafe’nin sahibi önceleri biraz işkillenmişti ama biraz sonra ortalığı sarayın yaverleri ve yalamaları dolduruverince misafirinin gerçek kimliğini anlamıştı. Tabii, en komik an hesabın ödenmesi anıydı.
Amedeo, ‘İspanyollar yönetilemez bir tebaa’ diyecek ve tahttan feragat ederek soluğu önce Portekiz de sonra da Fransa alacaktı.
O, tahtı bırakır bırakmaz, artık yeterince olgunlaştıklarını düşünen burjuva 1. Cumhuriyeti ilan etmişti.
Monarşist bir general ‘ yahu biz kralı zor bulduk ama topraklarında hiç cumhuriyetçi olamayan bir ülkede cumhuriyet nasıl kurulur , hiç anlamış değilim!’ demişti. Ve elbette gereğini yapacak ve ve askeri darbe ile cumhuriyeti kafa kola alacaktı. ‘İspanya’ demişti aynı general, ‘ya Monarşiyi seçecek, ya anarşiyi!’ (bir şey hatırlatıyor, ama neyi?)
Sırada ki kral gene Bourbon hanedanından olacaktı, Alfonso 12, ve oğlu Alfonso 13 İspanya tarihinin en sıkıntılı dönemlerine imzalarını atmışlardı. Her iki kral da memleketin elden kaydığının farkındaydılar, her ikisi de halk tarafından çok sevilmişti. (12. Alfonso mesela, Andaluzya eyaletini yakıp yıkan deprem ve kolera salgını sırasında sarayında güven içinde oturmak varken her gün halkı arasında kolera koğuşlarından çıkmamıştı. Tahtta olduğu sürece hiçbir siyasi partinin adamı olmamıştı, yerlerde sürünen İspanyol pezetasına değer kazandırmıştı. Ekonomi az çok düzelmek üzereydi ki 1898 felaketi gelmişti.
ABD, bu sümsük devletin içine düştüğü kaostan haberdardı.1898 senesinde artık ‘yankiler’ için de bir dünya devleti olma zamanı gelmişti. İngiltere ile papaz olamazdı, keza Fransa’ya gönül borcu vardı, nüfusunun önemli bir kısmı Alman idi Almanya’ya sarmak iyi bir fikir değildi, Rus ayısına dalmak için deli olmak lazımdı, Japonya ince, ince kaşınıyordu ama o sırasını bekleyebilirdi. Lakin şu İspanya’ya ne güzel gömülürdü. Katolik mezhebinin mengenesinde ezilen bu zavallı millet ve sahip olduğu koloniler Amerikalıların ağzını sulandırıyordu. Tek yapmaları gereken –hep yaptıkları gibi- işin içine bir numara sokmaktı.
İspanya ordu ve donanması komikti, bir savaş gücü sayılmaları mümkün değildi, ama Madridli subayların tafrasına bakarsan sanki dünyanın en şanlı, en namlı, en kahraman ordusuydu.
50 bin kişilik ordu da 500 general vardı, 24 bin de çeşitli rütbeden subay, ordu ülke bütçesinin yarısını emiyordu ama hepsi subayların maaşlarına, harcırahlarına v.s harcanıyordu. Deniz kuvvetleri irice kayıklardan oluşan ve hepsine bir amiralin komuta ettiği tekneler yığınından ibaretti, 14. Asırda dünyaya denizciliği öğreten bir millet için çok acı bir durumdu bu.
Nitekim Amerikalılardan sıkı bir dayak yiyen İspanya, Küba, Filipinler, Puerto-Riko, Guam gibi üslerinin hepsini kaptıracaktı.
20.asrın başında İspanya, bir sonra ki yazıya…