FRANCO HA MUERTO 7
Sagrada FAMİLİA, Barselona şehri için, Eyfel kulesi Paris için neyse oydu. Barselona Taliban kılıklı zibidilerin elinde olmadığı için çok zarar görmemişti. Franco, ‘ suçlu olmayan her kes af edilecektir’ duyurusunu yapınca Cumhuriyetçi ordu erimeye başlamıştı.
28 Mart 1939 da Madrid’e girdiğinde. 500 bin insanını kaybetmiş, bir o kadarını da göçe zorlamış bir ülke devr almıştı.
İlk yapılan icraatlar arasında bir komediye de yer vardı, ünlü ‘Rus salatası’ ad olarak yasaklanmıştı. Salata olarak yenmesi her ne kadar ‘caiz’ değilse de İspanyol halkı henüz ağız tadı kalitesini yitirmemişti. (Bu salataya 50 li yılların sonunda -şaka gibi-, ‘Amerikan salatası’ denecekti)
Avrupa, savaşa gidiyordu, bölünmüş ve kin dolu bir ülkeyle bu macerada yer alamazdı. Aklı başında bir devlet adamının ilk yapacağı şey halkı bütünleştirmek olmalıydı. Faşistmiş, Komünistmiş, Kralcı imiş bir anlamı yoktu yeter ki her kes onun arkasında ki yerini alsındı. ‘Şehitler vadisi’ iç savaşta ölen’ herkesin adının yer aldığı muazzam bir anıt olacaktı. Ama herkesin…
İşin tuhafı ,anıt inşasında esir alınan Cumhuriyetçiler köle gibi çalıştırılmıştı.
Franco, kin tutmazdı ama unutmazdı da kıdemli düşmanlarının hepsini bir-bir avlamıştı.
Rejim askeri bir rejimdi, iktidarının ilk 20 yılında kabinenin yarısı generallerden oluşuyordu.
Sağcı Falanjların tepesine binmiş ve onları komünistleri tepelediğinden daha beter tepelemişti. Monarşiye hiç yol vermek niyetinde değildi, Bourbon hanedanı avucunu yalayacaktı.
İkinci Dünya savaşında , Hitler ve Mussoloni’ye olan gönül borcunu 20 bin İspanyol Faşist gönüllüyü Alman ordusunun emrine vererek ödeyecekti. Mavi Tümen olarak anılan bu birlik savaşın tüm cephelerinde yiğit bir biçimde savaşmıştı. Ama Franco aslında 20 bin baş ağrısı aşırı sağcı militandan kurtulmuştu. Tümen 1943 de savaşın gidişi değişince, geri çağrılmıştı. (Yine de 2-3 bin Faşist İspanyol geride kalmış ve 1945 Nisan ayında Berlin’in savunmasında yer almıştı, savaş tarihi bu adamlar için övgü cümleleri ile doludur.)
Savaş bitince şavalak solcular ve sosyal demokratlar Franco’nun da icabına bakılacak diye boşuna bekleyeceklerdi.(Hani, Hitler, Tojo, ve Mussoloni, hal edilmişti ya, müttefik kuvvetler topluca Madrid üstüne yürüyecek diye boş ve tutarsız beklenti içindeydiler.)
Franco’nun siyasete bakışı genelde şöyle özetlenebilirdi; Politikacılar yolsuzluk içindeydi, ‘Cortes= İspanyol meclisi, ismen olmalı ama işlevsiz kalmalıydı. Basın sıkı bir kontrol altında tutulacaktı, ne çok yalamalık yapacaklardı, ne muhalif takılacaklardı. Caudillo=Reis, her ikisini de sevmezdi.
İktidarı boyunca bin yasa yürürlüğe girmişti yalnızca iki tanesi meclisin ürünü olacaktı.
Sendikalar zincire vurulacaktı ama işverenler istihdamı artıracaklardı, ücretlere Franco karar verecekti,. İşçiler ilk kez ücretli izin, iş güvenliği, ve emeklilik gibi haklara kavuşmuştu.
Kamu yatırımları süratle artıyordu, demiryolu- ve diğer alt yapı hizmetlerine öncelik verilmişti. İspanya savaş sonrası yıkık bir ülkeydi. Madrid ile Valensiya, arasında ki 3. Büyük şehir, demir yolu falan bir bağlantı yoktu.
Kamu hizmetleri en önemli istihdam kaynağıydı ama yolsuzluk da tavan yapıyordu, ünlü İspanyol iş adamı Juan March, tam 40 bin memuru kendi bordrosuna kayıt etmişti.
Franco, ne başkandı, ne Cumhurbaşkanı, ne kral, uluslar arası sermaye onun ‘kral naibi’ olmasını önermişti. Pek içine sinmese de kabul edecekti, ama veliaht prens yanına gelecek ve onun gözetiminde yetiştirilecekti.
Kilise onun emrini dinleyecekti, papazlar devlet memuru sayılacaktı, Roma fiilen değil, itibari olarak kilisenin amiri sayılacaktı. Papa bu şartları kabul etmişti, üstelik Franco’yu ‘Kilise prensi ve şövalyesi’ olarak onurlandırmıştı.
İspanya Katolik mezhebinin şampiyonuydu, ABD Büyükelçisi 1950 senesinde bile Protestanların ancak gece gömülebileceğini, –yasal olarak- ,öğrendiğinde beyin sarsıntısı geçirecekti.
Dünya Stalin Komünizmi ile ABD Kapitalizmi arasında sıkışmış kalmıştı. İspanya haliyle Amerika’ya yakındı. Washington da para vardı, Moskova da ise zulüm, ve ideoloji karması bir kaos… İber yarım adasında bir askeri üs ABD yi çok memnun edecekti. Üs arazisi verilip karşılığında yüklü bir hibe-kredi alındığında Franco yakın çevresine şunları söyleyecekti: ‘İç savaşı şimdi kazandım!’
Sene 1955 idi. Amerikan dolarları çölün ortasında ki vaha gibiydi, bir çok kamu yatırımı bu fonla finanse edilecekti.
İspanya turizmi 19. Asırdan beri gelenekleri olan bir sektördü. Ne var ki zamanın muhafazakar anlayışı İspanya da işin cılkını çıkartmıştı (bikini yasağı, halka açık yerlerde öpüşme doğrudan hapse girmenin sebebi olabiliyordu, ama Allah’ı var kilise henüz kaşlarınızı ,bıyıklarınızı, falan almayın diye fetva yayınlayacak kadar sapıtmamıştı.)
Turizm çok ihtiyaç duyulan döviz girişinin yegane kaynağıydı lakin geçerli olan gerici uygulamalarla bu mümkün olamazdı. Franco, işe müdahil olmuş ve turist sayısını 1960 da 4 milyon iken, 1965 de 14 milyona çıkartmıştı. (El Cid Filminin çekildiği tarihler!!)
Franco İspanyasına devam edeceğiz; sonra ki yazı da…