​‘FRANCO HA MUERTO!!’


(Nasıl ders çıkartmak lazım diye devam edecektim ama necip milletin ders çıkarma fiili konusunda ki sicilini hatırlayınca vaz geçtim.)
Ama önce 9 asır kadar geriye gidip ‘El-Cid’ kimdi ona bakalım, ki İspanyol karakterini daha iyi anlayalım.
Amerikalı film yapımcıları bir İspanyol yiğidinin hikayesini filme almaya karar vermişlerdi, bu durduk yerde alınan bir karar değildi. Amerikan yönetimi, Franco İspanya’sını dünyaya ‘olumlu ve ılımlı’ tanıtmak istiyordu.(Deyimlerden ikincisi biraz aşina geldi değil mi?) Sene 1960 ların başıydı.
Filmin yönetmeni aksiyon sinemasının büyük rejisörü Mann olacaktı, müziklerini ünlü bir Macar besteci olan Miklos Rozsa yapacaktı, Ben Hur filmi ile ortalığı kırıp geçiren Charlton Heston ve , bir başka sinema efsanesi Sofia Loren ile baş rolleri paylaşacaktı. Franco, projeye bayılmıştı, İspanyol ordusunun tüm imkanlarını (5 bin asker figüran olarak yer aldı) filmcilere sunmuştu. Allah’ı var filmciler de İspanya’ya büyük imkanlar sunacaktı, film için 30 bin kostüm diktirilmişti, hepsi yörede ki yerel terzilere sipariş edilmişti. Civarda ki tüm balıkçılar figüran olarak çalışacaklar ve karşılığında gıcır-gıcır Amerikan doları alacaklardı, o kadar çok baş vuru olmuştu ki, o sene İspanyol balık üretimi her zamankinin epey altında kalmıştı. Film, Rodrigo de Vivar’ı (Vivarlı Rodrigo) anlatacaktı. Bu adamı bu isimle ancak İspanya tarihini bilen bilirdi, sıradan insana ve hatta çoğu İspanyol’a bile çok şey ifade etmezdi. Ama El –Cid denince tüm ülke kulak kesilirdi. El- Cid, yani El Seyit, yani ‘efendi’ demek olan..
Öyle bir hikaye anlatılmıştı ki gören de sanırdı ki yahu bu İspanya milleti ne kadar da köklü geleneklere ve milli bir şuura sahip. Tarihsel tutarlılık çoğu Holivut yapıtında olduğu gibi ayaklar altına alınmıştı. Ama film gösterime girdiğinde muazzam bir gişe yapmıştı, hiçbir film eleştirmeni olumsuz bir şey söyleyememişti, dönemin ABD Başkanı Kennedy filmi tam 3 kere özel olarak izlemiş ve İspanya tarihi konusunda uzman olmuştu.
Tüm dünya hayrandı; şu Franco İspanya’sı ne kadar da büyük bir ülkeydi, ne kadar köklü ve asil gelenekleri vardı. ‘İspanyol olmak’ bilinci ne kadar derin ve tarihseldi.
Film tabii İspanya’yı yüceltmekle kalmıyordu, ama aynı zamanda Müslümanlara da iyice bir giydiriyordu, hele Kuzey Afrikalı Berberi kabilelerin İslam’ı yorumlayış biçimi aynen bu gün ki İŞİD ile bir tutuluyor ve, öyle yansıtılıyordu. Filmin en kötü adamı bir Kuzey Afrikalı olan Ben Yusuf adında ki sözüm ona Halifeydi, -bu gün ki İŞİD denen kuduz köpeklerin Bağdadi’si gibi- adam ağzını her açtığında ‘kan diyor, dünya hakimiyeti diyor’, yani kötü adam profilini bayağı bir iyi dolduruyordu.
Filmin sonunda tabii ki hak ettiği cezayı buluyor ve artık hayatta bile olmayan El-Cid’in atının ayaklarında can vererek günahlarının bedelini ödüyordu.
Peki tarih bu konuda ne diyordu?
Ve biz yazımıza neden ‘Franco öldü’ diye tercüme edebileceğimiz bir başlık seçtik.
Bu sefer sevgili Haşmet ve Zafer kızacaklar ama bu dizi biraz uzayacak.