Görünmeyen iktidar

İktidar denince çoğumuzun aklına önce devlet gelir. Bakanlar, cumhurbaşkanları, yasalar... Sanki iktidar hep yukarıda bir yerde oturur, oradan aşağıya emir yağdırır. Oysa yıllardır saha çalışmaları yapan biri olarak şunu söyleyebilirim ki bizi asıl şekillendiren iktidar, çoğunlukla görünmeyendir, gündelik hayatın içine yerleşmiş olandır. Okulun koridorunda, doktorun muayenehanesinde, ailenin yemek masasında, hatta kurduğumuz cümlelerde kendini gösterir.

Michel Foucault'yu okurken beni en çok etkileyen noktalardan biri buydu. Foucault, insanları yönlendirmek için her zaman baskıya, cezaya ya da yasaklara ihtiyaç olmadığını söyler. En etkili iktidar biçimi, neyin normal, neyin makul, neyin kabul edilebilir olduğuna karar veren iktidardır. İnsanlar çoğu zaman buna zorlandıkları için uymaz, doğru olduğuna inandıkları için uyarlar.

Toplumsal dışlanma bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bir kişi yoksul olduğu için dışlanmaz, yoksulluğa yüklenen anlamlar nedeniyle dışlanır. Yaş alan bireyler yılların etkisiyle görünmez hâle gelmez, yaşa ilişkin önyargılar onları görünmez kılar. Kadınlar, gençler, engelliler ve birçok toplumsal grup benzer mekanizmalarla karşı karşıya kalır. Mesele durumda ya da insanların içinde bulunduğu koşullarda değildir; o koşullara toplum tarafından verilen anlamlarda, o durumun nasıl tanımlandığındadır.

Bu nedenle toplumsal değişimi yalnızca yasal düzenlemelerle açıklayamayız. Yasalar değişebilir, kurumlar dönüşebilir fakat insanların dünyayı anlama biçimleri aynı kaldığında eşitsizlikler farklı şekillerde yeniden üretilir. Her toplum kendi doğrularını üretir, yaygınlaştırır ve meşrulaştırır. Foucault'nun dikkat çektiği nokta da budur, asıl mesele hakikatin ne olduğu değil, hangi düşüncelerin hakikat olarak kabul edildiğidir.

Burada dil üzerinde ayrıca durmak gerekir. Kullandığımız kelimeler dünyayı tarif etmekle kalmaz, onu biçimlendirir. İşsiz yerine tembel, mülteci yerine kaçak, farklı yerine anormal dediğimizde bir durumu açıklamaktan fazlasını yaparız; insanların o duruma nasıl bakacağını da belirleriz. Hangi kelimelerin dolaşımda olduğu, hangi hikâyelerin medyada yer bulduğu, hangi seslerin ders kitaplarına girdiği birer iktidar meselesidir. Çünkü anlamı şekillendirenler, toplumsal algıyı da şekillendirir. Dili elinde tutan, anlamı da elinde tutar.

Tam da bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız: Gerçekten kendi düşüncelerimizle mi düşünüyoruz, yoksa bize düşünmemiz öğretilen sınırların içinde mi hareket ediyoruz?
Bu soru rahatsız edici olabilir. Çünkü sorgulamak, alışkanlıklarımızı ve kabullerimizi yeniden gözden geçirmeyi gerektirir. Ancak toplumsal ilerleme, herkesin aynı cümleleri tekrar ettiği dönemlerde ortaya çıkmaz. İlerlemeyi mümkün kılan şey soru sorabilen, yerleşmiş kabulleri tartışabilen ve başka ihtimalleri konuşabilen insanların varlığıdır.

Peki bu farkındalık bizi nereye götürür? Umutsuzluğa değil, sorumluluğa. Sosyolojinin bana öğrettiği en önemli şeylerden biri şudur: Toplumsal olan hiçbir şey kaçınılmaz değildir. Bugün doğal ya da değişmez görünen birçok uygulama ve kabul, belirli tarihsel koşullarda insanlar tarafından kurulmuştur. Kurulmuş olan yıkılabilir, yeniden yapılabilir, değiştirilebilir. Bunun ilk adımı görünmez olanı görünür kılmak, adı konulmayanı adlandırmaktır. Bu yüzden soru sormak, merak etmek ve itiraz edebilmek hem entelektüel bir eylem hem de politik bir tutumdur.

Özgürlük, önümüze konulan seçeneklerden birini seçebilmekten çok daha fazlasıdır. Özgürlük, o seçenekleri kimin belirlediğini, hangi güç ilişkilerinin şekillendirdiğini ve hangi ihtimallerin daha ortaya çıkmadan elendiğini görebilmektir.