Özgüven, insanın kendini tanımasıyla başlar. Ne bildiğini, neyi bilmediğini, nerede durduğunu bilmekle. Bu yüzden özgüven bir iddiadan çok, bir birikimin sonucudur. Emekten, öğrenmekten ve sınırlarının farkında olmaktan doğar. Bu nedenle özgüvenli görünen her davranış, her zaman özgüvene karşılık gelmez.
Hak edilmemiş özgüven ise çoğu zaman küstahlık olarak karşımıza çıkar. Yüksek sesle konuşur, alan kaplar, itirazı bastırır. Bilginin yerini gösteriş, deneyimin yerini cüret alır. Kendisini kanıtlama ihtiyacı o kadar fazladır ki başkalarını değersizleştirmeden ayakta kalamaz. Bu tavır bir güç göstergesi gibi sunulur, oysa kırılgan bir zemine dayanır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu tablo tesadüf değildir. Günümüz toplumunda görünür olmak, yetkin olmaktan daha hızlı ödüllendirilmektedir. Başarı, içerikten çok sunumla ölçülür. Sosyal statü, bilgiyle değil temsil biçimleriyle kurulur. Böyle bir düzende insanlar, donanım biriktirmek yerine özgüven taklidi yapmayı öğrenir. Bu da küstahlığın normalleşmesine yol açar.
Bu normalleşme, ilişkileri zehirler. Küstah tutum, karşısındakini dinlemez. Çünkü dinlemek zaman kaybı gibi görülür. Uzlaşmayı zayıflık sayar. Eleştiriyi tehdit olarak algılar. Sonuçta ortaya çıkan şey, bireyin kendini merkeze koyduğu ama kimseyle bağ kuramadığı bir yalnızlıktır. Toplumsal bağlar burada aşınır.
Gerçek özgüven ise gösterme ihtiyacı duymaz. Bilir ki varlığı ispat istemez. Konuştuğunda tartar, sustuğunda eksilmez. Yanıldığında geri adım atabilir. Çünkü kendilik duygusu tek bir pozisyona sıkışmamıştır. Bu yüzden etkisi kalıcıdır.
Küstahlık hızla parlayabilir fakat hızla tüketilir. Özgüven ise zamanla güçlenir. Toplumlar da bireyler gibi seçim yapmak zorundadır; bilgiyi mi ödüllendirecekler, yoksa gürültüyü mü? Yetkinliği mi büyütecekler, yoksa gösterişi mi?
Bu ayrım, kişisel bir karakter meselesi olmaktan çok daha fazlasıdır. Nasıl bir toplumsal düzen kurduğumuzu ele verir. Çünkü küstahlığın alkışlandığı yerde özgüven geri çekilir, özgüvenin kıymet gördüğü yerde ise küstahlık barınamaz.
Özgüven, insanın kendine olan inancı ve kurduğu bir dengedir. Ancak bu denge, hak edilmediğinde kolayca bir yanılsamaya dönüşebilir. Temeli olmayan özgüven, çoğu zaman küstahlık olarak dışa vurur. Çünkü gerçek özgüven bilgiyle, deneyimle ve kendini tanımakla beslenirken, sahte özgüven sadece yüzeysel bir cesaret gösterisi sunar. Bilgiye ve deneyime dayanmayan bu tavır, cesaret sanılan bir gösteriden ibarettir.
Sosyolojik açıdan baktığımızda bu durum bireylerin toplumsal statü arayışıyla ilişkilidir. Modern toplum, bazen başarıyı sadece görünüşte elde etmeyi yeterli kılabilir. İnsanlar, gerçek bir temel olmadan kendilerini öne çıkarmayı öğrenir, bu da kibir ve küstahlığın özgüven maskesiyle sunulmasına neden olur. Ancak bu tür bir tavır, bireyi yalnızlaştırır ve toplumsal bağları zedeler.
Gerçek özgüvenin sesi sakin, etkisi ise derindir. Küstahlık ise gürültülüdür ancak içi boştur. Bu ayrım, insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu sağlıklı ilişkilerin mihenk taşıdır. Özgüven emekle büyür; küstahlık alkışla şişer ve yaşar, geçici bir yanılsamadan ibarettir. Hangisini beslediğimiz, kim olduğumuzu, nasıl bir toplum kurduğumuzu ve geleceği kime bıraktığımızı gösterir.