İnsan, tarih boyunca pek çok şey kazandı. Ateşi kontrol etmeyi öğrendi, şehirler kurdu, gökyüzüne ulaştı, okyanusların derinliklerini keşfetti. Bilgisi arttı, gücü büyüdü, imkânları çoğaldı. Fakat bütün bu kazanımların arasında kaybettikleri de oldu.
Belki de insan en çok sessizliği kaybetti. Artık etrafımız hiç olmadığı kadar gürültülü. Telefonlar, ekranlar, bildirimler, konuşmalar... Fakat en büyük gürültü dışarıda değil, insanın kendi zihninde. Sessizlikten kaçıyoruz; çünkü sessizlik bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Oysa insan kendini, sustuğunda duyar.
İnsan sonra merakını kaybetti. Eskiden gökyüzüne bakıp yıldızları izleyen insan, bugün başını ekrandan kaldırmaya vakit bulamıyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça onu gerçekten aramak zorlaştı. Cevaplar çoğaldı ama sorular azaldı. Oysa merak, insanı insan yapan en büyük güçlerden biriydi.
Utanmayı da kaybettik. Eskiden utanmak, insanın vicdanının hâlâ yaşadığını gösterirdi. Bugün ise utanması gerekenler en yüksek sesle konuşuyor, dürüst olanlar ise susmayı seçiyor. Yanlış yapmak değil, yanlışı normalleştirmek tehlikelidir. Çünkü utanmanın kaybolduğu yerde vicdan da sessizleşir.
Sabır da bize veda etti. Her şeyi hemen istiyoruz. Hızlı internet, hızlı başarı, hızlı mutluluk, hızlı ilişkiler... Beklemeyi zaman kaybı sanıyoruz. Oysa doğa bize başka bir şey öğretir. Bir ağaç yıllarca kök salar, sonra gökyüzüne uzanır. Tohum, toprağı aceleyle yarmaz. En kalıcı olan şeyler, en yavaş büyüyenlerdir.
Belki de en acısı, hayret etmeyi unutmamız oldu. Her gün doğan güneşi sıradan görüyoruz. Bir çocuğun gülüşünü, kuşların göçünü, yağmurun toprağa düşerken çıkardığı kokuyu fark etmiyoruz. Oysa hayret, yaşamın içindeki mucizeleri görebilmektir. Hayret etmeyen insan, zamanla yaşamayı değil sadece var olmayı öğrenir.
İnsan en çok kendinden eksildi; bunu fark edemedi. Asıl kayıp da bütün bunları kaybettiğini fark edememesi oldu. İnsan önce sessizliğini kaybetti, sonra kendini dinlemeyi; merakını kaybetti, sonra öğrenmeyi; utanmayı kaybetti, sonra vicdanını; sabrını kaybetti, sonra olgunlaşmayı; hayret etmeyi kaybetti, sonra yaşamın anlamını...
İnsan sahip olduklarıyla övünmeyi öğrendi, kaybettikleriyle yüzleşmeyi değil. Bugün şehirler eskisinden daha büyük, yollar daha uzun, binalar daha yüksek. Ama insanlar birbirine daha uzak. Aynı masada oturup başka ekranlara bakan, aynı evde yaşayıp birbirini dinlemeyen, aynı kalabalığın içinde yalnız hisseden bir çağın içindeyiz.
İlerlemeyi hep dışarıda aradık. Daha hızlı olmak, daha fazlasına ulaşmak, daha çok üretmek... Oysa insanı ayakta tutan şey hız değil, karakterdi. Bir toplumun gerçek zenginliği de sahip olduğu teknolojiyle değil; merhametiyle, vicdanıyla, birbirine duyduğu güvenle ölçülürdü.
İnsan bugün aya gidebiliyor ama komşusunun hâlini bilmiyor. Dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyor ama aynı evin içinde kurulamayan cümleler var. Kazanılanlar tarihe geçti. Kaybedilenler ise insanın karakterinden eksildi.
İnsan kazandıklarının hesabını tuttu, kaybettiklerinin yasını tutmadı. Bugün elimizde daha çok bilgi var; ama aynı merak yok. Daha çok imkân var; ama aynı sabır yok. Geriye, her geçen gün gelişen bir dünya ve her geçen gün eksilen bir insan kaldı.