Dünya petrol rezervlerinin tek sahibi olma hayalini, Orta Doğu’ya özgürlükler vermek amacıyla dizayn etmek için düğmeye 28 Şubat’ta basan ABD Başkanı Trump’un bu hedefe ulaşması çok can yakacak ve bölgede Trump yandaşı yeni yandaşlıklara yol açacak.
Giderek şiddetlenen ABD/ İsrail-İran savaşındaki gerilimin temel dönüm noktası 1979’daki İran İslam devrimine dayanıyor. Devrim öncesinde İran, ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden biriyken devrim sonrası kurulan rejim, ABD ve İsrail’i ‘Bölgesel tehdit” olarak tanımladı. Aynı yıl yaşanan Tahran’daki ABD Büyükelçiliği baskını da ilişkileri kopma noktasına getirdi. Bu tarihten sonra İran–ABD ilişkileri doğrudan düşmanlık zeminine oturdu.
İran yönetimi, İsrail’i meşru bir devlet olarak tanımıyor. İran’ın bu görüşüne Lübnan’daki Hizbullah ve Gazze’deki Hamas gibi İsrail karşıtı aktörlere de destek veriyor. İsrail İran’ın nükleer programını “Varoluşsal tehdit” olarak görüyor. Bu durum iki ülke arasında uzun süredir “Gölge savaş” (siber saldırılar, suikastlar, Suriye’de karşılıklı operasyonlar) şeklinde devam ediyor.
2015’te İran ile dünya güçleri arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA), İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlamayı amaçlıyordu. 2018’deki başkanlık döneminde Trump anlaşmadan çekildi. İran da kademeli olarak yükümlülüklerini askıya aldı. Bu noktadan sonra İsrail, İran’ın nükleer silaha yaklaşmakta olduğunu savunmaya başladı. Trump’ın bir taşla üç beş kuş vurma sevdasının temel hedefleri: İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek. İsrail’in güvenliğini korumak. Körfez’de enerji güvenliğini sağlamak.
Ancak Trump’ın, uzun süreli bir kara savaşına girmek istemediği söylense de önceki gün gerekirse bu yola da başvurabileceğini söylediği duyuldu. Ancak Amerikan kamuoyu ve ekonomik maliyetlerin bu konuda belirleyici olması bekleniyor. İran da doğrudan büyük bir savaştan kaçınırken: Hürmüz Boğazı gibi stratejik noktaları koz olarak kullanma “Direniş ekseni” söylemiyle iç kamuoyunu konsolide etme yolunu izliyor.
Bundan sonra ne olur? Taraflar karşılıklı misillemelerle “mesaj verip” tam savaşa girmeyebilir. Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen cepheleri daha aktif hale gelebilir. Yoğun yıkım ve ekonomik baskı sonrası taraflar yeniden nükleer müzakere masasına dönebilir. Türkiye açısında önemi nedir derseniz? Petrol ve doğalgaz fiyatları artar. Bölgesel güvenlik riski yükselir. Yeni göç dalgaları ihtimali doğurur. Türkiye’nin arabuluculuk rolü gündeme gelir. Peki İran diz çöker mi? Bunu kimse bilmiyor!