Toplumsal yaşam, bireylerin niyetleri ile içinde bulundukları koşullar arasındaki sürekli bir gerilim alanı üzerinde şekillenir. Birey, bir yandan kendi yönünü belirleme arzusunu taşırken, diğer yandan ekonomik, kültürel ve siyasal yapılar tarafından sınırlandırılır. Bu gerilim, bireyin ne ölçüde özne olabildiği, ne ölçüde yapısal süreçler tarafından sürüklendiği sorusunu gündeme getirir.
Toplumsal yapıların sunduğu imkânlar eşit dağılmadığında, istemek soyut bir irade meselesi olmaktan çıkar; sınıfsal konum, eğitim, toplumsal cinsiyet ve sosyal sermaye gibi faktörlerle doğrudan ilişkilenen bir kapasiteye dönüşür. Bu bağlamda bazı bireyler, sahip oldukları kaynaklar sayesinde toplumsal koşulları dönüştürme gücüne yaklaşırken; bazıları, bu kaynaklara erişemediği için yaşamın akışı içinde edilgenleşir. Burada söz konusu olan bireysel zayıflık değil, yapısal eşitsizliktir. İstemek bir karakter meselesi değil, toplumsal olarak inşa edilen bir imkândır.
Modern toplumda bu ayrım en görünür hâlini ekonomik ve sosyal konumlar üzerinden alır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, eğitim ve istihdam olanaklarına erişimdeki eşitsizlikler, bireylerin gelecek tasavvurlarını belirler. Bazı yaşamlar planlanabilirken, bazıları belirsizlik içinde şekillenir. Bu durum, bireylerin tercihlerini özgürce yapabilmelerini değil, çoğu zaman zorunluluklar arasında seçim yapmalarını beraberinde getirir.
İstemek ya da sürüklenmek, bu noktada özgür irade ile toplumsal zorunluluk arasındaki ilişkinin bir yansımasıdır. Ancak asıl sorulması gereken soru şudur: Toplum, bireylere gerçekten isteme kapasitesi sunuyor mu? Yoksa bireylerden, kendilerine tanınmayan imkânlar üzerinden sorumluluk mu bekliyor? İrade vurgusu, yapısal eşitsizlikleri görünmez kıldığında, toplumsal sorunlar bireysel başarısızlık hikâyelerine indirgenir.
Bu noktada Pierre Bourdieu’nun habitus, alan ve sermaye kavramları, istemek ile sürüklenmek arasındaki farkı anlamak için önemli bir analitik çerçeve sunar. Bireyin dünyayla kurduğu ilişki, yalnızca bilinçli tercihlerden değil; içinde yetiştiği toplumsal koşulların bedene, dile ve beklentilere sinmiş izlerinden oluşur. Habitus, bireyin neyi mümkün, neyi ulaşılabilir gördüğünü belirlerken; alan, bu beklentilerin sınandığı toplumsal mücadele zeminini tanımlar. Ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye düzeyleri ise bireyin bu alanda ne ölçüde hareket edebileceğini tayin eder. Bu nedenle bazı bireyler için istemek doğal ve meşru bir eylemken, bazıları için istemek dahi öğrenilmemiş bir ihtimal olarak kalır. Sürüklenmek, bu bağlamda bireysel edilgenliğin değil; yapısal olarak daraltılmış yaşam alanlarının sonucudur. İstemeyen bireyler yoktur; isteme imkânı elinden alınmış hayatlar vardır.
Bu tartışma aynı zamanda toplumsal dayanışma ve dönüşüm ihtiyacını da açığa çıkarır. Bir toplum, geniş kesimleri için hareket alanını daraltıyor, bireyleri sürekli olarak hayatta kalma mücadelesine hapsediyorsa burada adalet, eşitlik ve toplumsal refah ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Toplumsal yapıların, bireyleri edilgenliğe itmek yerine güçlendiren mekanizmalar üretmesi, ortak bir geleceğin ön koşuludur.
İstemek ve sürüklenmek arasındaki ayrım, bireysel tercihlerden çok, toplumsal düzenin nasıl kurulduğuyla ilgilidir. Sosyolojik açıdan mesele, bireylerin ne kadar güçlü olduğu değil; toplumun, bireylerin özne olabilmesine ne ölçüde alan açtığıdır. Gerçek toplumsal dönüşüm, insanların yalnızca ayakta kalmaya çalışmadığı, kendi yönlerini belirleyebildikleri bir düzenin inşasıyla mümkün olacaktır. Çünkü bir toplum, bireylerine istemeyi öğretemiyorsa onları sürüklenmekle suçlama hakkına da sahip değildir.