İnsan, kendisi hakkında yıllar önce verdiği hükümleri gerçek sanmaya başlayabiliyor. “Ben böyleyim”, “Ben bunu yapamam”, “Ben insanlara güvenemem”, “Ben hep yanlış insanları seçerim”, “Benim şansım zaten böyle”, “Bu yaştan sonra değişmem”...
Bu cümlelerin bir geçmişi var elbette. Yaşanmışlıklar, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, aileden öğrenilenler, çevrenin bize söyledikleri… Bir yerde kendimiz hakkında bir sonuca varıyoruz. Sonra o sonuç yıllar içinde hikayemize dönüşüyor ve yeni olanı da onun içinden değerlendirmeye başlıyoruz.
Henüz tanımadığımız bir insana eski ilişkilerimizin gözünden bakıyoruz. Önümüze çıkan bir imkana geçmişteki başarısızlığımızla yaklaşıyoruz. Yapabileceklerimizin sınırını, yıllar önce yapamadıklarımızla çiziyoruz. Böylece geçmişten çıkardığımız bir sonuç, geleceğin de kuralı hâline geliyor.
Fakat insanın kendisi hakkında anlattığı hikayeyi yalnızca kendi yaşadıkları yazmıyor. İçine doğduğumuz aile, büyüdüğümüz çevre, aldığımız eğitim, ekonomik koşullarımız, kadın ya da erkek olmamızdan beklenenler, bize uygun görülen roller… Bunların hepsi daha biz “Ben kimim?” diye sormadan hakkımızda birtakım cevaplar üretmiş oluyor.
Pierre Bourdieu buna “habitus” diyordu. İnsan, içinde yetiştiği dünyanın düşünme, davranma, beğenme ve tercih etme biçimlerini zamanla öylesine benimsiyor ki toplumsal olan, kişiselmiş gibi görünmeye başlıyor. Neyi yapabileceğimizi, neyi isteyebileceğimizi hatta neyi kendimize yakıştırabileceğimizi bile içinde yetiştiğimiz koşullar etkiliyor.
Bu yüzden “Ben böyleyim” cümlesi düşündüğümüz kadar basit olmayabilir. Gerçekten böyle miyim, yoksa yıllardır benden beklenen kişiye mi alıştım?
Mesela bir kadının yıllarca herkesi kendinden önce düşünmesini yalnızca karakteriyle açıklayabilir miyiz? Çocukluğundan itibaren fedakarlığın, idare etmenin, yük almanın, aileyi bir arada tutmanın onun görevi olduğu öğretilmişse yıllar sonra “Ben zaten böyleyim” demesi ne kadar bireysel bir tercih sayılabilir?
Aynı şekilde duygularını göstermeyen bir erkeğin “Ben duygusal biri değilim” demesinde yalnızca kişiliğini mi görmeliyiz? Erkekliğin güç, dayanıklılık ve duyguları saklamak üzerinden tarif edildiği bir toplumsal düzenin payını nereye koyacağız? İnsan kendisini anlatırken farkında olmadan toplumun dilini de kullanıyor.
Erving Goffman, gündelik hayatı insanların farklı ortamlarda farklı roller üstlendiği bir sahneye benzetiyordu. Evde başka, işte başka, arkadaşlarımızın yanında başka davranabiliyoruz. Her ortamın bizden beklediği bir tutum var ve zamanla o rollerde ustalaşıyoruz. Bir rolü yeterince uzun süre oynadığımızda ise nerede rolün bittiğini, nerede bizim başladığımızı ayırt etmek güçleşebiliyor.
“Güçlü olan benim”, “Her şeyi ben hallederim”, “Ben kimseye ihtiyaç duymam”, “Ben sorun çıkarmam”, “Ben idare ederim”...
İlk bakışta kişilik özelliği gibi duran bu cümlelerin arkasında yıllardır yerine getirilen roller olabilir. Üstelik insan kendisinden bekleneni tekrar ettikçe çevresi de onu o kimlikle tanımaya başlıyor. İnsan kendisinden bekleneni uzun süre yerine getirince çevresi de onu o haliyle tanıyor. Sonra alışılmış rolünden biraz çıktığında “Sen eskiden böyle değildin” cümlesi geliyor.
Çünkü değişen yalnızca insanın davranışı olmuyor; onun üzerinden kurulmuş ilişkilerin dengesi de değişiyor. Hep alttan alan artık almıyorsa herkesin yükünü taşıyan artık taşımıyorsa susan konuşmaya, idare eden itiraz etmeye başladıysa çevresindekiler de buna yeniden uyum sağlamak zorunda kalıyor.
Bu yüzden “Ben böyleyim” dediğimiz her şeyi karakterimizin değişmez bir parçası saymak bana pek doğru gelmiyor. Kim olduğumuzla yıllar içinde neye dönüştüğümüz; kendi tercihimizle bizden beklenenler birbirine karışabiliyor.
İnsan kendini tanımaya çalışırken biraz da bunları ayırmak zorunda sanırım. Ben gerçekten böyle miyim? Yoksa uzun zamandır böyle davrandığım için kendimi de böyle olduğuma mı inandırdım?