Kim haklı?

Bir tartışmayı izlerken çoğu zaman aynı şeyi düşünüyorum; Acaba bu iki kişi gerçekten gerçeği mi arıyor, yoksa sadece haklı çıkmaya mı çalışıyor?.. Tartışmaların sonunda yeni bir şey öğrenen pek olmuyor. Herkes, başladığı yerden konuşmaya devam ediyor.

İşin ilginç yanı, bunun eğitimle ya da bilgi düzeyiyle doğrudan bir ilgisi de yok. Bazen en donanımlı insanlar bile yanıldığını kabul etmek yerine kendi fikrini savunmayı sürdürüyor. Tartışma uzuyor, sesler yükseliyor ama kimsenin düşüncesi değişmiyor. Peki, insan neden haklı çıkmaya bu kadar ihtiyaç duyuyor?

Bu sorunun cevabını yalnızca insan psikolojisinde aramak eksik kalır. Sosyoloji, düşüncelerimizin sandığımız kadar bireysel olmadığını uzun zamandır söylüyor. Hiçbirimiz hayata boş bir sayfadan başlamıyoruz. Yetiştiğimiz aile, yaşadığımız çevre, aldığımız eğitim, ekonomik koşullarımız, kurduğumuz ilişkiler... Dünyayı anlamlandırırken kullandığımız ölçüler, daha biz farkına varmadan oluşuyor.

Pierre Bourdieu'nün habitus kavramı tam da bunu anlatır. İnsan, içinde yetiştiği dünyanın izlerini yalnızca davranışlarında değil, düşünme biçiminde de taşır. Bu yüzden yıllarca savunulan bir görüş zamanla sıradan bir fikir olmaktan çıkar. İnsan, o görüşün içinde kendini, geçmişini ve ait olduğu dünyayı da görmeye başlar. Tartışmaların kısa sürede sertleşmesi biraz da bundan kaynaklanır. Masada yalnızca fikirler konuşulmaz, insanlar kendi hayat hikâyelerini de savunur.

Bir başka etken de aidiyettir. İnsanlar yalnızca düşüncelerine bağlanmaz, o düşünceleri paylaştığı gruplara da bağlanır. Aynı gazeteleri okuyan, aynı ekranları izleyen, aynı insanları takip eden çevreler zamanla ortak bir dil kurar. Bu ortak dil güven verir ama aynı zamanda sınırlar da çizer. O sınırın dışına çıkmak, fikir değiştirmekten daha zor gelir. Çünkü değişen yalnızca düşünce olmaz; kurulan ilişkiler ve hissedilen aidiyet de bundan etkilenir.

İçinde yaşadığımız kültür de bu eğilimi besliyor. Kararlı olmak övülüyor, geri adım atmak ise çoğu zaman tutarsızlıkla özdeşleştiriliyor. Böyle bir ortamda insanlar yanılmaktan çok, yanıldığını söylemekten çekiniyor. Tartışmaların sertleşmesinde bunun da payı var.

Gündelik hayat bunun örnekleriyle dolu. Aile içinde, iş yerinde, arkadaş sohbetlerinde benzer sahneler yaşanıyor. İnsanlar karşısındakini dinlerken, cümle henüz tamamlanmadan vereceği cevabı zihninde kurmaya başlıyor. O anda dikkat, söylenenden uzaklaşıp söylenecek olana yöneliyor. Konuşmalar uzuyor ama insanlar birbirine yaklaşmıyor. Aynı masadan kalkıyorlar, aynı fikirlerle yollarına devam ediyorlar. Aynı meseleler tekrar tekrar konuşuluyor; ama birbirimizi anlamaya pek yaklaşamıyoruz.

Berger ve Luckmann'a göre gerçeklik, içinde yaşadığımız toplumdan bağımsız kurulmaz. Dünyaya baktığımız pencere de bunun bir parçasıdır. Aynı olaya bakan iki insanın farklı sonuçlara ulaşması şaşırtıcı değildir. Asıl dikkat çekici olan, kendi yorumumuzu tek mümkün yorum sanmaya başlamamızdır.

Bir toplum hakkında en çok şeyi, insanların nasıl tartıştığı anlatır. Farklı fikirlere nasıl tepki verildiği, eleştirinin nasıl karşılandığı ve fikir değiştirmenin nasıl yorumlandığı... Bunlar, o toplumun düşünce iklimine dair önemli ipuçlarıdır. İnsanlar konuşurken birbirini duymayı bırakıyorsa kaybedilen yalnızca bir tartışma kültürü değildir. Toplumun birlikte düşünebilme kapasitesi de yavaş yavaş zayıflar. Yeni fikirler ise ancak insanların aynı masadan, tartışmaya başladıklarından biraz daha farklı düşünerek kalkabildiği zaman ortaya çıkar.