Sonbaharı da uğurluyoruz. Zemheri kapıda, güneşe hasret günler de önümüzde. Yağmur, kar, fırtına buz gibi soğuk. Hastalıklar, soğuk algınlıkları, grip falan derken, yaşanacak sağlık sorunları. Kış mevsimini pek de sevmiyorum. Enerjim düşüyor, zaten bir türlü dengeleyemediğim ruhsal yapım hepten bozuluyor ve de mutsuzluk yakamı bırakmıyor. Herkesin payına bir hasret düşer ya, benim hasretim de günlük güneşlik yaz ayları.
* * *
Tabii bu benim sorunum, doğanın elbette yağmura, kara ihtiyacı var. Yeteri kadar yağışın olmaması, kurumaya yüz tutan göller, susuz kalan tarım alanları ürküten gerçekler ne yazık ki. Yok edilen ormanlar, sanayileşme, kentlerin bilinçsizce betonlaştırılması... Doğayı kızdırdık. İnsanoğlu elbirliği ile doğanın dengesini bozdu, iklimsel kaymalara neden oldu, adına küresel ısınma deyip faturayı da yine doğaya kesti. Susuzluk ve kuraklık son yıllarda insanlığı tehdit eden kabus gibi iki kelime.
* * *
Rant uğruna yakılıp yok edilen yeşil alanlar, göz göre göre ranta kurban edilen ormanlar, ranta peşkeş çekilen devasa betonlaşma derken, iklimler de kayar, ekolojik hayat da yok olur gider. Doğayı küstürdük, kış kışlığını, yaz yazlığını bilmez oldu. Hani eskiden nisan yağmurları vardı doğayı canlandıran, yeşilin toprağın mis gibi koktuğu adına güfteler yazılıp, şarkıların bestelendiği. Yok değil mi artık, yağmur duası falan da fayda etmez artık!
* * *
Tamam, bunların hepsi kabulüm ama ben yine de yazı seviyorum. Sabah kalktığımda masmavi gökyüzünü, balkonumda açan çiçekleri özlüyorum. Ağustos böceklerinin seslerini, kuşların cıvıltılarını özlüyorum. Akdeniz'in lacivert mi, mavi mi ayıt edemediğim berrak sularında yüzmeyi, kumsalında tasasızca yürümeyi özlüyorum. Kış gelmeden Yaz'ı özlüyorum. Ahh, kış mevsimini de bir sevebilsem. Sevecek bir şeyler bulabilsem. Ama yok bulamıyorum...