SEYAHAT planları yaparken kağıt üzerinde her güne onlarca aktivite sığdırmak kolay, ancak yolculuğun kendi ritmi her zaman bu planlara itaat etmez. Eğer bir şehri sadece ‘görmek’ için geziyorsanız zaman elbet yeter ama mesele onu gerçekten öğrenmek ve deneyimlemekse anları zamana yaymak gerekir. St. Petersburg’daki seyahatim boyunca kimi zaman hiçbir özel program yapmadan sadece dinlendiğim, kimi zaman ise koşturmaktan ayaklarıma kara suların indiği günler oldu. Tatilde insanın içinde sürekli bir gelgit yaşanıyor: Bir yanda hiçbir yere yetişme telaşı olmadan dinlenme arzusu, diğer yanda şehri doyasıya soluma isteği. İşte bu gelgitler arasında sokaklarda yürürken gözüme en çok çarpan ve içimde ukdeye dönüşen şey, o muhteşem Neva Nehri ve su kanallarında süzülen teknelerdi.
Kanallar ile Neva Nehri arasında kararsız kaldığım o süreçte, "Buraya kadar gelmişken şehrin en harika noktalarını nehrin kalbinden görmeden dönersem büyük hayal kırıklığı kalır" diye düşündüm ve tercihimi Neva’da tekne turundan yana kullandım. İnternetten bilet seçeneklerine bakarken standart biletin 1200-1400 Ruble civarında olduğunu görünce, aradaki o ufak farka bakarak 1500 Ruble ödeyip VIP bölümden bilet aldım. Benimle birlikte aynı alandan bilet alan yolcuları teknenin alt katındaki ön kapalı bölüme aldılar, diğer yolcular ise üst kattaki diğer kapalı büyük alana yerleşti. Rehber üst kattaydı ve ses sistemi sayesinde anlattıkları bizim bulunduğumuz ön bölüme ulaşıyordu.
Açıkçası beklentim, bizim bulunduğumuz bu özel alanda da bir rehberin olmasıydı. Ayrıca 2 saat sürecek bu turda en azından bir su ikramı yapılmasını beklerdim. Eğer Türkiye’de, özellikle de Antalya’da ücret farkı ödeyerek bir tura katıldıysanız sizden bir bardak suyu asla esirgemezler. Ücrete dahil olmasa bile en azından satın alabileceğiniz ürünlerin satışı yapılır. Rusya’nın Antalya’sı olarak anılan bu şehirde yaşadığım bu deneyim, memleketime turizm ve misafirperverlik konusunda bir kez daha artı puan vermemi sağladı. Belki de onların ‘öncelikli bilet’ anlayışı bizden farklıydı; kalabalıktan uzak olmak, daha fazla mahremiyet ve sessizlik içinde yolculuk yapmak kendi kültürlerinde bir lükstü, kimbilir.
BOĞUK SESLER VE ZİHNİMDE TAMAMLANAN DEHA
Tekne turuna çıktığım gün hava cidden çok sıcaktı. Termometreler 21-23°C arasını gösterse de bu hava beni Antalya’nın 30°C üzerindeki sıcakları kadar yordu. Nehrin ortasında olmamızın yarattığı nem kadar, şehir genelinde klima kullanma alışkanlığının bulunmaması da bu bunaltıcı hissi artırıyordu. St. Petersburg’da insanlar sıcağı o kadar çok özlüyor ki güneş yüzünü azıcık gösterdiğinde sokaklar bir anda o alışılmış siyah ve gri tonlardan sıyrılıp rengarenk ve çiçek desenli cıvıl cıvıl elbiselerle doluyor. Antalya’da olsa "Hava soğuk" diyerek ceketle çıkacağım bir derecenin, bu kuzey şehrinde bana bu kadar yoğun bir yaz havası hissettireceğini hiç tahmin etmezdim.
Bu durum bana kış seyahatimi hatırlattı. O dönem buralarda insanlar dizlerine kadar gelen kalın montlar, eldivenler ve berelerle dolaşırken, ben Antalya’dа kullandığım normal montumla rahatça geziyor, eldiven takmıyor, bereyi ise sadece çok rüzgarlı günlerde kullanıyordum. Hatta bazı günler bana eşlik eden Rus arkadaşım şaşkınlıkla "Hangimiz Rus, sen neden hiç üşümüyorsun?" diye sorduğunda ona gülerek, "Antalya’nın 15 derecesindeki o nemli soğuk, Petersburg’un eksi 1 derecesinden çok daha fazla üşütüyor insanı" diyordum. Anlaşılan o ki buraların yaz ayları da tıpkı kışı gibi insan algısında bambaşka bir seviyede hissediliyor.
Yolculuk boyunca hoparlörden gelen o boğuk rehber sesinden her kelimeyi net olarak seçemesem de aradan yakaladığım bazı cümleler ve anahtar kelimeler sayesinde anlatılanları zihnimde tamamlamak hiç zor olmadı. Şehrin geçmişine hakim olduğum için, rehberin hoparlörden cızırtıyla yükselen her eksik hecesi kafamda birer tarih yaprağına dönüştü. Sesler, üzerinde süzüldüğümüz suların lojistik dehasını fısıldıyordu: Deli Petro (I. Petro), bu şehri tamamen bataklık bir zemin üzerine inşa ettirirken o meşhur kanalları sadece estetik bir Venedik öykünmesiyle kazdırmamıştı. Kanalların asıl yapılış amacı, bataklığı kurutmak, Neva’nın hırçın sularının yaratacağı su taşkınlarını önlemek ve şehri güçlü bir deniz ticaret üssüne dönüştürmekti.
Klimasız kapalı alanda sıcak havanın üzerimize bıraktığı o tatlı mayışmışlığı etrafımdaki Rus turistlerin yüzünde de görüyordum; neyse ki tekne yön değiştirip rüzgar esmeye başlayınca hepimiz biraz kendimize geldik. Kışın nehrin tamamen buz tutması nedeniyle bu tekne turları tamamen duruyor; bu yüzden St. Petersburg’u su üstünden izlemek için kesinlikle yaz aylarını tercih etmek gerekiyor. Tekne nehirde süzülürken bir yanda meşhur Ermitaj Müzesi’nin o sonsuz yeşil cephesi, diğer yanda şehrin kalbinin atışını başlatan Peter ve Paul Kalesi tüm görkemiyle arzıendam ediyordu. Tekne belli noktalara gire çıka nihayet Baltık Denizi’ne açılan o geniş hatta, Finlandiya Körfezi’ne doğru uzanan Batı Yüksek Hızlı Çaprazı (WHSD) Köprüsü’nün olduğu sınıra kadar geldi. Tam karşımda, coğrafi olarak diğer komşu İskandinav ve Baltık ülkelerine ne kadar yakın olduğumu bilmek, suyun bu noktasında bulunmak gerçekten çok farklı bir deneyimdi.
KIYIDAKİ KONUK VE KÜÇÜK BİR LEZZET KEŞFİ
Tekne rotasını değiştirip kalkış yaptığı iskeleye doğru geri dönüşe geçtiğinde, sol tarafta büyük bir dönme dolap fark ettim. Krestovsky Adası’ndaki ‘Divo Ostrov’ eğlence parkına ait olan bu dönme dolap, Antalya’daki Heart of Antalya’ya kıyasla biraz daha küçük olsa da uzaktan bakıldığında bana yine memleketimi hatırlattı. Kıyıya yaklaştığımız sırada ise teknenin burun kısmındaki metal çıkıntıya harika bir kuş kondu. Kuşun tam olarak benim oturduğum alanın önüne konması içimi tatlı bir mutlulukla doldurdu. Dikkatle incelediğimde bu zarif konuğun, bölgedeki sulak alanlarda ve nehir kıyılarında yaygın olarak yaşayan bir Bayağı Sumru (Sterna hirundo) olduğunu fark ettim. Yaklaşık iki saat süren bu keyifli su yolculuğu, sumrunun vedasıyla son buldu.
İskeleden indiğimde epey susamıştım. İskeleye yakın bir köşede yer alan, hem kahve hem de Rus tarzı şaverma satan şirin bir kafeye geçtim. Menüdeki isimlerin tamamı Kiril alfabesiyle yazıldığı için sırada bekleyen bir Rus ziyaretçiye soğuk bir içecek önerisi sordum. Onun tavsiyesiyle aldığım ürün bardağa döküldüğünde bembeyaz bir renkle karşılaştım. İlk başta bunu Hindistan cevizli tatlı bir içecek sanıp hafif bir hayal kırıklığı yaşasam da tadına baktığımda şaşkınlığım katlandı. Bizim ayranı andıran ama daha tatlımsı, ferahlatıcı bir tadı vardı. Sonradan arkadaşıma sorarak öğrendim ki bu içecek, Rusya’da yoğurt ile kefir arasında, hafif tatlandırılmış fermente bir süt ürünü olan snezok (cнежок) imiş.
Bu nefis içeceğin yanına, Rusya’daki kafelerde çok popüler olan rulo tatlı Russian Trubochki (Waffle Rolls) aldım. Daha önce yoğunlaştırılmış sütlü (sguşonka) olanını deneyip bayılmıştım, bu kez çikolata dolgulusunu tercih ettim. Bu da başarılıydı ama itiraf etmeliyim ki favorim hala o yoğunlaştırılmış sütlü olan geleneksel versiyon.
Kafede dinlenirken internetten az önce gördüğüm dönme dolabın olduğu lunaparkın bilet ve saat bilgilerine bakmak istedim ancak büyük bir şaşkınlık yaşadım; parkın hafta içi kapalı olduğu, sadece hafta sonları hizmet verdiği yazıyordu. Yaz döneminde, turizmin bu kadar canlı olduğu bir sezonda böyle bir çalışma programı bana çok ilginç geldi. Sanırım sistem, turizm odaklı ticari bir mantıktan ziyade, yerel halkın ve çocukların hafta sonu aktivitelerine göre şekillenmişti. Çünkü Rusya’da kadınlar iş hayatının tam merkezinde ve çocuklar yazın dahi neredeyse her gün mutlaka spor, sanat ya da bilim kurslarına gönderiliyor.
YEMYEŞİL ORMANIN İÇİNDE YIKILAN BİR MABEDİN İZLERİ
Kafeden ayrıldığımda saatin akşamüstüne yaklaştığını fark ettim. Çevredeki müzelerin kapanış saatleri yakın olduğundan, plansız bir şekilde sokaklarda yürüyerek şehri keşfetmenin en güzeli olduğuna karar verdim. Havanın o bunaltıcı sıcağı kırılmış, yerini Petersburg’un o tatlı esintisine bırakmıştı. Yol üstündeki başka bir dükkandan günün ilk kahvesini alarak kendimi yakındaki büyük bir parka attım. Rusya’da en çok hayran kaldığım şeylerden biri, şehir planlamasındaki o devasa ve yemyeşil parklar. En küçük apartman bloklarının arasında kalan yeşillikler bile asırlık ağaçların gölgesinde birer huzur vahasına dönüşüyor.
Parkta biraz dinlendikten sonra şehir haritasını incelerken yakınlarda eski bir mezarlık ve anıt alanı olduğunu gördüm. Hem metro istasyonuna giden yolumun üzerinde olduğundan hem de belki tarihi bir keşif yaparım düşüncesiyle adımlarımı o yöne çevirdim. Burası tarihi Mitrofaniyevskoye Mezarlığı idi. İçeri girdiğimde adeta sık bir ormanın ortasında yürüyormuş hissine kapıldım; devasa ağaçların arasından süzülen ışık huzmeleri mezarlığa mistik bir hava katıyordu. Mezarlıkta dikkatimi çeken en belirgin şey, bazı kabirlerin inanılmaz bakımlı ve çiçeklerle donatılmış olması, bazlarının ise tamamen doğanın kucağına terk edilerek otların arasında kaybolup gitmesiydi.
Mezarlığın derinliklerine doğru ilerlediğimde karşıma çıkan bir anıt tabela, buranın trajik geçmişini gözler önüne serdi. Bulunduğum nokta, ünlü mimar Vasily Stasov’un projesiyle inşa edilen ve 1831 yılında kutsanarak ibadete açılan görkemli Mitrofaniyevskaya Kilisesi’nin (Kutsal Yaşam Veren Üçleme / Teslis Kilisesi) ana sunağının yükseldiği yerdi. Ne yazık ki bu tarihi mabet, 1932 yılında Sovyet yönetimi (Leningrad Yürütme Komitesi - Lenoblispolkom) tarafından yürütülen din karşıtı politikalar kapsamında tamamen yıkılmıştı. Dönemin ideolojisi gereği yıkılan birçok kilise gibi buranın tuğlaları da şehrin yeni endüstriyel binalarının ve yollarının yapımında malzeme olarak kullanılmak üzere sökülmüştü. Tarihin bu kırık dökük anısını yaşatmak adına sunak alanına ancak 2001 yılında küçük bir anıt dikilebilmişti. Ormanın içindeki o sessizlikte, yıkılan bir tarihin izlerine dokunmak içimde buruk bir his bıraktı.
ÇIN SOKAKLARINDAN KAFKAS MANAVINA: EVE DÖNÜŞ
Mezarlığın diğer çıkış kapısından ayrılarak metroya doğru yürüyüşüme devam ettim. Yol üzerinde büyük, tuğladan yapılmış bir Çin lokantasının önünden geçtim. İlginçtir ki bu sokak boyunca yürürken de karşıma birçok Çinli çıktı. Daha sonra merak edip araştırdığımda öğrendim ki gezdiğim bu bölge (Baltiyskaya metrosuna yakın lojistik hatlar) büyük Çin toptancılarına, ticaret merkezlerine ve yabancı öğrencilerin yoğun olduğu üniversite kampüslerine ev sahipliği yapıyormuş. Bu yüzden Çinlilerin yoğun olarak kullandığı hareketli bir güzergaha denk gelmiştim.
Birkaç sokak sonra, metro girişine yaklaşırken köşede Kafkas halklarından olduğunu tahmin ettiğim sıcakkanlı bir ailenin işlettiği küçük bir mahalle manavında durdum. Evimin olduğu caddedeki manavlar merkezi konumda yer aldıkları için oldukça pahalıydı; ancak böyle merkezden biraz uzak, ara sokaklardaki yerel dükkanlarda ürünler çok daha uygun fiyatlı oluyordu. Buradan biraz taze meyve aldım. Tezgahın hemen yan tarafında duran tepsi tepsi taze baklavalar ise beni çok şaşırttı. Dükkandaki Rus müşterilerin sırayla bu baklavalardan satın aldığını görmek, lezzetin sınır tanımadığını gösteren tatlı bir enstantaneydi.
Manavdan ayrıldıktan sonra metronun yolunu tuttum, nihayet eve varıp aldığım meyveler eşliğinde günün yorgunluğunu attım. Şimdi aklımda, bu seyahatimde ilk kez kapılarını aralayacağım ve o meşhur, göz alıcı mücevher yumurtalarını göreceğim Fabergé Müzesi ziyareti vardı...