Liberal Dünya Düzeni ve Trump Amerikası

Son yıllarda uluslararası siyasette liberal değerlerin giderek aşındığına şahit oluyoruz. Sadece ülkelerin kendi içlerinde nasıl yönetildikleri değil aynı zamanda devletler-arası ilişkilerin üzerine oturduğu temel dinamikler uluslararası barış ve istikrarı yakından etkiliyor. Uzun yıllardır hem iç hem de dış politikada liberal değerlerin havariliğini yapan Amerika'nın Trump yönetimiyle birlikte bu anlayıştan giderek uzaklaştığınız görüyoruz. Bu bağlamda TrumpAmerikasıyla liberal dünya düzeninin geleceği arasındaki yakın ilişkiyi not etmek gerek

Liberal dünya düzeninin üzerine oturduğu üç temel sacayağı vardır. Birincisi, çok taraflı ekonomik ilişkilerin serbest piyasa ekonomisinin genel mantığı içinde karşılıklı bağımlılık odaklı ilerlemesi ve ticaretin önünde mümkünse hiç bir engelin kalmamasıdır. Serbest ticaretin yaygınlaşması, tek bir dünya pazarına hitap eden ürünler üreten eden üreticilerle benzer tüketim alışkanlıklarına sahip tüketicileri birleştirecek, bu da ekonomik akılla davranan homo economicus'ların oluşturduğu bir dünya ortaya çıkaracaktır. Rasyonel üretim ve tüketim alışkanlıkları geliştiren bireyler ise daha az çatışıp daha fazla istikrar üreteceklerdir. Homo economicus'ların yaşam alanlarını Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumsal mekanizmalar güvence altına alacaktır. Ekonomik akıl ve rasyonalite sosyolojik akıl ve rasyonalitenin önüne geçtikçe insanları birbirinden ayıran kimliksel farklılıklar anlamını yitirecek, insanlık adeta üretim ve tüketim ilişkileri temelinde tek tipleşecektir.

İkinci olarak, liberal dünya düzeninde güvenlik bölünmezlik ve kazan-kazan mantığı temelinde tanımlanır. Birleşmiş Milletler anayasasında vücut bulan devletlerin egemenlik ve iç işlerine karışılmaması gerektiği prensibi BM Güvenlik Konseyinin himayesinde uygulanır. Küresel güvenliğe tehdit oluşturan unsurları ise Güvenlik Konseyi 'ortak güvenlik' prensibi ışığında tanımlar ve gereken tedbirleri alır. Liberal bakış açısına göre kendi vatandaşlarının refahını ve güvenliğini sağlayan devletlerin oluşturacakları uluslararası sistem kaçınılmaz olarak barış ve istikrar üretecektir. Bu bağlamda küresel güvenliğin en önemli garantisi liberal demokratik değerler etrafında hareket edip vatandaşlarını mutlu eden rejimlerin sayısının artmasıdır. Bu olduğu müddetçe, dış ilişkilerde kaba güç kullanımına daha az başvurulacak ve büyük devletlerin diğerlerinden daha ayrıcalıklı oldukları ve özel etki alanlarına sahip oldukları yönündeki görüş meşruiyetini yitirecektir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve NATO gibi ortak güvenlik örgütleri liberal dünya düzeninin barış ve istikrar üretmesinde önemli görevler icra ederler. Bu tarz örgütlerin ana amacı homo-economicus mantığına sahip insanlardan oluşan ulus devletlerin birbirleriyle savaşmamasını garanti altına almaktır.

Liberal dünya düzeninin üzerine oturduğu üçüncü temel sacayağı ise evrensel insan hakları kavramına olan inanç ve insan haklarının en ideal şekilde demokrasi ile yönetilen rejimlerde tecessüs edeceği fikridir. Liberal dış politika bu bağlamda normatif ve moral kaygılar taşır ve ilişki kurulan ve işbirliği yapılan ülkelerin iç işlerinde nasıl yönetildiklerini önemser. Dar stratejik menfaatler uğruna evrensel insan hakları ihlallerinin görmezden gelinmesi kabul edilemez. Liberal devletler kendi inandıkları değerlerin başkaları tarafından da benimsenmesine yönelik dış politika takip ederler. Diş politika dar anlamda dış aktörlerin davranışları üzerinde etki oluşturmak şeklinde tanımlanmaz. Önemli olan diğer devletlerin kimliksel yönde değişimlerini mümkün kılacak dış politika tercihlerinin izlenmesidir.

Her ne kadar liberalizm felsefi duruşu itibariyle ülkelerin iç işlerinde nasıl yönetileceklerinin o ülke vatandaşlarının özgür iradeleri neticesinde oluşmasını desteklese de, son kertede demokratik rejimlerin insan haklarının sağlanmasında daha başarılı olacağını varsayar. İnsan haklarının zaman, mekan ve tarihsel süreçlerin ışığında dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekilde tanımlanması gerektiği fikri liberalizmin insan haklarının evrenselliği prensibiyle çelişir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik prensiplerinin vazgeçilemez ve evrensel olduğunu varsayan liberal düşünce, insan haklarının açık ve çok-kültürlü toplumlarda daha iyi savunulabileceğini iddia eder. Dünyaya açık olmayı, çok-kültürlü toplum modeline sahip olmayı, azınlıkların çoğunluk kadar kutsal olduğunu, gücün anayasal mekanizmalar içinde sınırlandırılıp farklı erkler arasında paylaştırılması gerektiğine inanan liberal düşünce son tahlilde bireyi toplum ve devlet nezdinde daha ayrıcalıklı bir yerde konumlar. Liberal dünya düzeni küreselleşme sürecinin dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarz devlet-toplum yapılarını ortaya çıkaracağı fikri üzerinde gelişmiştir.

Bu üç temel sacayağı kadar önemli olan Liberal dünya düzeninin, en azından İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden bu yana, ABD'nin küresel hegemonik liderliği altında hayat bulduğudur. Yukarıda bahsedilen üç temel sacayağının kök salıp yeşermesinde ABD'nin sunduğu küresel liderlik etkili olmuştur.

Bu arka plandan bakıldığında gelmiş geçmiş başkanlar arasında 1945 sonrası küresel sisteme hakim olan liberal anlayışa en uzak duran ABD Başkanı'nın Trump olduğu iddia edilebilir.

Demokrasilerin desteklenmesi ve insan haklarının evrenselliğinin pekiştirilmesine şüpheyle bakan Trump dış politikaya dar çerçevede tanımlanmış maddi ulusal çıkarlar perspektifinden bakıyor. Seçim kampanyası sırasında ABD'nin diğer devletlere akıl öğretmesinin yanlışlığını vurgulayan Trump iktidara geldikten sonra iç işlerinde liberal demokratik değerleri benimsemediği aşikar olan devletlerle yakın stratejik ilişkiler geliştirmekten uzak durmuyor. Mısır'da otoriter Sisi rejimini yere göğe sığdıramayan Trump ilk yurtdışı gezisini de Suudi Arabistan'a yapıyor. Çıkarlar ve değerler arasındaki dengede çıkarları önceleyen Trump yönetiminin ilk Dış İşleri Bakanı Tillerson kendi bakanlık mensuplarına hitaben yaptığı konuşmada bunu olabildiğince açık bir şekilde ifade edebiliyor.

Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasını destekleyen, Avrupa Birliği içindeki popülist, küreselleşme karşıtı ve aşırı milliyetçi grupları cesaretlendirmekten kaçınmayan Trump aynı zamanda da açık toplum fikriyle çelişir şekilde Meksika sınırına duvar örmeyi savunuyor. Bazı müslüman ülke vatandaşlarının ülkesine olan seyahatlerine kısıtlamalar getiren Trumpnativist/özcü bir bakış açısıyla ABD içinde Beyaz-Anglo-Sakson-Protestan kimliğinin diğer kimlikler karşısında güçlendirilmesini savunuyor.

Küresel aktörlerle ikili düzeyde ve al-ver mantığı içinde ilişki geliştirmeyi kural-temelli ve çok taraflı ilişkilere yeğleyen Trump dış politika alanında hareket serbestiyetinin uluslararası örgütsel mekanizmalar tarafından sınırlandırılmasını istemiyor. Ülkesinin ekonomik çıkarlarının ikili serbest ticaret anlaşmalarıyla daha iyi şekilde korunacağına inan Trump çok taraflı ekonomik işbirliklerini elinin tersiyle itiyor. Başkan Obama tarafından altyapısı hazırlanan 'Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı' ile 'Pasifik Ötesi Ortaklık' girişimlerinden ülkesinin imzasını çeken Trump çok taraflılık mekanizması çerçevesinde yapılan serbest ticaretin kendi ülkesinden çok diğer ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiğine inanıyor. Ekonomide korumacılığı öne çıkaran Trump dış ticarette yüksek gümrük vergilerinin konmasını savunuyor ve yerel üretimi teşvik etmek adına dışarıda yatırım yapmaya devam eden çok-uluslu Amerikan şirketlerini eve dönmeye çağırıyor. Homo-economicus mantığının aksine Trump ülkesiyle Çin arasındaki ekonomik ilişkileri en aza indirmeyi hatta mümkünse tamamen birbirinden ayırmayı savunabiliyor.Trump,Amerikan vatandaşlarının en ucuz ve en kaliteli malı bunu kim üretiyorsa ondan alması gerektiğini savunan homo-economicus mantığının yerine Amerikan vatandaşlarının ihtiyaçlarını Amerikalı şirketlerin üretimleriüzerinden karşılamalarını salık veren homo-sociologicus mantığını savunuyor. Bu duruşun ise küreselleşmeyi savunan liberal dünya düzeni mantığına ne kadar ters olduğu ortada.

Liberal dünya düzeninin yayılmasında Avrupalı müttefiklerinin işbirliğini görmezden gelen Trump ülkesinin Avrupa kıtasının güvenliğine yapmış olduğu katkıyı azaltmayı planlıyor ve bu süreçte Rusya gibi Avrupa'daki liberal güvenlik düzenine ciddi meydan okumalar içinde olan bir ülkeyle yakın stratejik işbirliği geliştirmekten uzak durmuyor.

Trump'ın dış politika yaklaşımı incelendiğinde liberal dünya düzeninin daha ne kadar ABD'nin koruması altında devam edeceği şüphelidir. Trump ABD'nin küresel liberal dünya düzeninin finansörü olmasına mesafeli bakıyor. Asya ve Avrupa'daki geleneksel müttefiklerini güvenliğe daha fazla kaynak ayırmaları noktasında sıkıştıran Trump, liberal dünya düzeninin temel felsefesine ciddi karşı koyuşlar sergileyen diğer küresel aktörlerle ikili mekanizmalar içinde iş tutmaktan çekinmiyor. Son tahlilde liberal olmayan alternatif dünya düzeni yaklaşımlarını yakın gelecekte daha görünür hale geleceğini iddia etmek yanlış olmaz.