Bir sistemin gücü, onu yöneten isimlerden bağımsız olarak işleyebilmesinden anlaşılır. Eğer bir kurum, belirli kişiler sahneden çekildiğinde aksıyorsa orada kurumsallık zayıftır. Gerçek bir sistem, kurallarla ayakta durur, kişisel inisiyatifle ayakta kalan yapı ise geçicidir.
Kişiler değişir. Görevler devredilir. Kuşaklar yenilenir. Buna rağmen işleyiş aynı ciddiyetle sürüyorsa o yapıda ilke vardır. Fakat işler tanıdıklar üzerinden çözülüyorsa kapılar referansla açılıyorsa görevler yakınlık ölçüsüne göre dağıtılıyorsa buna sistem denemez. Bu, ilişki ağlarının hâkim olduğu bir düzendir.
Sosyolojik olarak bakıldığında bu durum, modern rasyonel-bürokratik yapının zayıflaması anlamına gelir. Kurumların kişiselleşmesi, toplumsal güveni aşındırır. Yurttaş, kuralın herkese eşit uygulanmadığını gördüğünde kamusal alanla bağ kurmakta zorlanır. Adalet duygusu aşındıkça aidiyet hissi geriler. Kurumlara güven sarsıldığında ise kamusal düzen kırılgan hâle gelir. Çünkü yurttaş bilir ki kurallar herkese eşit uygulanmıyorsa yarın kendisi de aynı eşitsizliğin mağduru olabilir.
Adaletin teknik zemini liyakattir. Eşitliğin pratiğe dönüşmüş hâlidir. Toplumsal barışın görünmeyen taşıyıcı kolonudur. Liyakat bu yüzden yaşamsaldır. Hava kadar temel, su kadar gerekli bir ilkedir. Bir görevin ehline verilmesi bireysel başarı meselesi olmanın ötesinde kamusal düzenin omurgasını oluşturur. Yeterlilik esas alındığında kurumsal hafıza güçlenir, verim artar, eşitlik somut karşılık bulur.
Bu tartışma, klasik sosyoloji literatüründe güçlü bir karşılık bulur. Max Weber’in tanımladığı rasyonel-hukuki otorite modeli, modern kurumların kişisel sadakat üzerinden değil, yazılı kurallar ve yetkinlik ölçütleri üzerinden işlemesi gerektiğini vurgular. Bürokrasi, Weber’e göre keyfiliği sınırlandıran ve öngörülebilirliği sağlayan bir örgütlenme biçimidir. Kuralların şahıslardan üstün tutulduğu her yapı, keyfîliğe karşı bir güvenlik mekanizması üretir.
Talcott Parsons’ın sistem yaklaşımı da benzer biçimde, toplumsal düzenin belirli normatif çerçevelerle sürdürülebileceğini savunur. Roller kişilere göre tanımlanmaz, kişiler rolleri devralır. Bir kurum, rol ile kişi arasındaki mesafeyi koruyabildiği ölçüde süreklilik sağlar. Rolün kişiselleşmesi, sistemin zayıflaması anlamına gelir.
Pierre Bourdieu ise alan ve sermaye kavramlarıyla meseleye başka bir boyut kazandırır. Eğer bir alanda kültürel ve mesleki sermaye yerine sosyal sermaye belirleyici hâle gelirse yani yetkinlik yerine ilişki ağı değer kazanırsa alanın otonomisi zarar görür. Bu durum, kurumsal alanın iç mantığını bozar ve eşitsizlikleri yeniden üretir. Liyakatın geri plana itilmesi, sembolik şiddetin görünmez biçimde kurumsallaşmasıdır.
Kurumlar sosyolojisi, kurumsallaşmayı öngörülebilirlik, süreklilik ve standartlaşma üzerinden tanımlar. Yeni kurumsalcı yaklaşım, meşruiyetin yalnızca hukuki çerçeveyle değil, toplumsal güvenle de ilişkili olduğunu gösterir. Kurumların güven üretmesi, kuralların herkese aynı biçimde uygulanmasıyla mümkündür. Aksi durumda kurumsal yapı, görünürde varlığını sürdürse bile normatif gücünü kaybeder.
Robert Merton’ın işlevsel analizine göre, her toplumsal yapının açık işlevleri kadar örtük sonuçları da vardır. Liyakat ilkesinin aşınması, kısa vadede belirli gruplara avantaj sağlayabilir; ancak uzun vadede verimsizlik, motivasyon kaybı ve kurumsal çürüme üretir. Bu da sistemin kendi meşruiyet zeminini aşındırır.
Émile Durkheim ise toplumsal dayanışmanın adil iş bölümüyle güçlendiğini savunur. İş bölümü adaletle birleştiğinde organik dayanışma güçlenir, keyfî dağıtım arttığında anomi riski yükselir. Liyakat, modern toplumun adil iş bölümünün temel koşullarından biridir.
Jürgen Habermas’ın kamusal alan yaklaşımı da burada belirleyici bir çerçeve sunar. Kamusal alan, yurttaşların eşit statüde söz üretebildiği ve karar süreçlerinin rasyonel tartışmayla meşrulaştığı bir zemindir. Eğer kamusal alan, ilişki ağlarının gölgesinde şekillenirse rasyonel müzakere yerini ayrıcalığa bırakır. Bu durumda kamusal meşruiyet zayıflar. Kuralların herkese eşit uygulanması, yalnızca yönetim meselesi sayılmaz; demokratik meşruiyetin temelidir.
Cumhuriyet’in kurucu felsefesi de aynı tarihsel hatta konumlanır. Cumhuriyet, imtiyazlı zümre düzenine karşı hukukun üstünlüğünü yerleştirme iradesidir. Egemenliğin kaynağını şahıslardan alıp millete devreden bir siyasal formdur. Bu dönüşüm, yalnızca rejim değişikliği anlamına gelmez; kurumsal aklın kişisel ayrıcalıkların önüne geçmesi anlamına gelir. Hukuk devleti ilkesi, liyakatle birleştiğinde anlam kazanır.
Kişiye göre şekillenen yapı günü kurtarır. Kurala göre işleyen yapı geleceği kurar. Cumhuriyet fikri burada anlam kazanır. Cumhuriyet; imtiyaz yerine eşitliği, ayrıcalık yerine hakkı, sadakat yerine ehliyeti koyma iradesidir. Bu iradenin canlı kalması, kişilere değil ilkelere bağlı kalmaktan geçer.
Bu nedenle liyakat talebi sosyolojik bir zorunluluktur. Kurallar herkes için aynı biçimde işlediğinde güven yerleşir. Güven yerleştiğinde toplum güçlenir.