Esra Yağcı’dan St. Petersburg ve Vyborg seyahat günlüğü (4)
ST. PETERSBURG’UN o meşhur, ucu bucağı görünmeyen derin yürüyen merdivenlerinden aşağı süzülerek güne başladım. İnsana sonsuz bir iniş hissi veren bu merdivenlerde beklerken bazen zaman kaybetmemek adına yürümeyi düşünsem de yerin onlarca metre altından, trafiğe takılmadan birkaç dakikada şehrin öbür ucuna varmanın hızı paha biçilemezdi. Kaldığım yere en yakın olan Mayakovskaya istasyonundan metroya binip yeşil hattı kullanarak sadece bir durak sonra Gostiny Dvor istasyonunda indim. St. Petersburg metrosunda tek geçişlik jeton veya banka kartı ile biniş ücreti 95 Ruble.
İstasyondan çıkıp çok kısa bir yürüyüşün ardından kendimi Rus Devlet Müzesi’nin görkemli kapısında buldum. Ancak burası tek bir saray binasından ibaret değil; kış seyahatimde o gizemli hendeklerini ve trajik hikayesini hayranlıkla gezdiğim Mikhailovsky Şatosu, Mermer Saray ve Stroganov Sarayı gibi şehrin farklı konumlarındaki tarihi yapıları da bünyesinde barındıran devasa bir müze kompleksi.
Müzenin bilet gişesine vardığımda bu kez doğrudan hem ana binayı hem de Benois Kanadı’ndaki üst katı kapsayan kombine bilet için 1000 Ruble ödedim. İçeri girerken kapıların arkasında devasa, görkemli salonlar bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Sanılanın aksine, birkaç basamak merdivenle yer seviyesinin hafifçe altına inilen, oldukça mütevazı ve küçük bir karşılama alanından geçerek müzeye ilk adımı atıyorsunuz.
VESTİYER RİTÜELLERİ VE BENOİS KANADI’NIN ‘İZM’LERİ
Girişteki güvenlik kontrolünü geçer geçmez, Rusya’daki müze kültürünün en değişmez kuralıyla karşılaştım: Vestiyer. Kışın herkes devasa montlar giydiği, yazın ise St. Petersburg’un serin günlerinde ceket veya hırka aldığı için her müzede görevlilerin çalıştığı büyük vestiyerler bulunuyor. Sırt çantaları ve büyük el çantalarıyla salonlara girmenize kesinlikle izin verilmiyor; bunları teslim etmek zorundasınız. Benois Kanadı’nda çantanızı doğrudan görevliye emanet ederken ana bina olan Mikhailovsky Sarayı’nda ise kişisel eşyalarınızı koyup anahtarını yanınıza alabileceğiniz kilitli dolaplar mevcut.
Gişedeki görevli, Benois Kanadı’nın kapanış saatinin ana binaya kıyasla daha erken olduğunu belirterek söze başladı. Zamanı doğru yönetebilmem için önce yarım kalan kanattaki üst kata çıkmamı, ardından ana binaya geçmemi tavsiye etti. Bu mantıklı öneriyi dinleyerek hemen daha önce giremediğim Benois Kanadı’na yöneldim. Üst kata çıkan merdivenlerin hemen başında, çoğu büyük müzede olduğu gibi sizi zengin içerikli bir hediyelik eşya ve hatıra dükkanı karşılıyor.
Üst kattaki sergi salonlarına geçtiğimde beni karşılayan dünya, 20. yüzyılın erken dönem Rus sanatına ait harika bir modern resim koleksiyonuydu. Salonlar arasında yürürken sonu sürekli ‘-izm’ ile biten avangard akımların çarpıcı örnekleri göz alıyordu: Kazimir Malevich’in öncülük ettiği Suprematizm, doğanın geometrik formlara bölündüğü Kübizm ve dinamizmin doruklarındaki Futurizm... Renklerin ve alışılmışın dışındaki formların bu modern uyumu, klasik tablolardan sonra zihnimde bambaşka bir ufuk açtı ve sergiyi gerçekten çok beğenerek geziyi tamamladım.
GENİŞ PARK ALANINDAN YÜKSEK TAVANLI SARAY ODALARINA
Benois Kanadı’ndaki modern sanata veda ettikten sonra binadan çıktım, asıl büyük müze alanına ve Sanat Meydanı'na (Ploshchad Iskusstv) doğru geçiş yaptım. Girişten hemen önce inanılmaz susadığımı fark edince, sarayın önündeki o geniş park alanının kenarında duran seyyar bir büfeden bir şişe su aldım. O anki susuzlukla parkın yeşilliği içinde kısa bir mola vermek iyi geldi.
Mikhailovsky Sarayı’nın kapısından içeri adım attığım an, dışarıdaki gürültüyü tamamen unuttum. Ünlü mimar Carlo Rossi tarafından Neo-klasik tarzda inşa edilen bu saray, eskiden İmparator I. Pavel’in oğlu Büyük Dük Mikhail Pavloviç’in ikametgahıydı. 1895 yılında mübadele edilerek Rus sanatına adanmış ilk devlet müzesine dönüştürülmüştü.
Müzenin yüksek tavanlı, altın varaklı ve devasa pencereli salonlarında yürümek adeta bir zaman yolculuğuydu. Beni en çok büyüleyen yerlerden biri, salonun ortasında tek başına tüm heybetiyle duran, İtalyan heykeltıraş Carlo Bartolomeo Rastrelli'nin elinden çıkmış, asırların asaletini taşıyan koyu renkli bronzdan yapılmış Çariçe Anna İvanovna’nın Heykeli (Züppe Çariçe) oldu. Hemen ardından, tavan yüksekliğiyle insanı büyüleyen ve duvarlarını devasa boyutlardaki tuvallerin kapladığı ana galeri salonlarına geçtim. Karl Bryullov’un o meşhur 'Pompeii'nin Son Günü' tablosunun ve İvan Ayvazovski’nin dalgaların gücünü hissettiren 'Dokuzuncu Dal' eserinin karşısında dakikaların nasıl geçtiğini anlamadan, hayranlıkla durdum. Rus tarihinin asil ve dramatik ruhu, bu salonların yüksek duvarlarından üzerime süzülüyor gibiydi.
GİZEMLİ BİR SIĞINAK: SHADOW MUSEUM (GÖLGE MÜZESİ)
Saray salonlarından çıktığımda akşamüzeri olmuş, Petersburg’un güneşi şehre upuzun gölgeler düşürmeye başlamıştı. Bir önceki seyahatimde Rus arkadaşımın mutlaka görmemi tavsiye ettiği ancak o dönem adres labirentinde kaybolup bulamadığım Shadow Museum (Gölge Müzesi) için yeniden yola koyuldum. Müze, Mikhailovsky Sarayı’na oldukça yakın bir konumda, Bolshaya Konyushennaya Caddesi’ndeydi.
Caddede yürürken her şey çok kolay oldu, netçe görünen bir tabela ve kapı numaralarının üzerindeki yönlendirmeler sayesinde müzeyi saniyeler içinde buldum. Tek yapmam gereken doğru zile basmak ve açılan kapıdan o meşhur Petersburg avlusuna süzülmek oldu.
Müzenin loş aydınlatmalı koridorları sizi hemen mistik bir atmosfere çekiyor. Girişteki o özel ışıklandırma yüzünden, koridorda yürürken üzerimizdeki açık renk kıyafetler ve dişlerimiz adeta fosforluymuş gibi parlamaya başladı; daha sergi başlamadan harika bir illüzyonun içine düşmüştük. 750 Ruble’ye bir bilet alıp rehberin gelmesini beklediğim odada ücretsiz kahve ikramı vardı. Kahvemi yudumlarken odaya çocuklu ailelerin de girdiğini gördüm. Burası sadece yetişkinlere değil, çocukların da hayal dünyasına hitap eden, her yaşa uygun interaktif bir deneyim alanıydı.
Tur başladığında rehber odaları Rusça anlatırken ben telefonumun çeviri özelliğini açıp dediklerini yakalamaya çalıştım. Müzenin mantığı büyüleyiciydi: Işıklar açıkken duvara monte edilmiş tel yığınları, kürdanlar veya plastik parçaları hiçbir şeye benzemiyordu. Ancak rehber ana ışığı kapatıp objeye tam doğru açıdan özel bir spot ışığı verdiğinde, duvarda Puşkin, Peter the Great ve çeşitli sanat ikonlarının kusursuz gölge silüetleri beliriyordu. Bu büyüleyici siluetleri izlemek benim için son derece farklı ve keyifli bir deneyim oldu.
NEVSKY’DE KÜÇÜK BİR MOLA VE GECE KAPANIŞI
Gölge Müzesi’nden çıktığımda artık saat epey geç olmuş, acıktığımı hissetmiştim. Hareketli caddelerdeki kafe ve restoranların neredeyse tamamı tıklım tıklım doluydu. Şansımı denemek için girdiğim bir restoranda görevliler bana bir saat sonra gelecek müşteriler için rezerve edilmiş bir masayı, o süre zarfında kalkmam şartıyla kullanabileceğimi söylediler. Seve seve kabul edip oturdum.
Zaman kısıtlı olduğundan ve menüdeki Rusça terimler arasında vakit kaybetmek istemediğimden, en güvenli ve hızlı alternatife yöneldim: Tavuk etinden yapılmış köfte ve patates püresi ikilisi. Gelen tavuğun üzerindeki o hafif tatlı, kremamsı sos o kadar lezzetliydi ki bir saatlik kısıtlı zamanımda harika bir akşam yemeği yemiş oldum. Bu tarz merkezi caddelerdeki restoranlarda böyle bir ana yemek ve içecek kombinasyonu ortalama 800 - 1100 Ruble (yaklaşık 490 - 675 TL) arasında bir hesaba denk geliyor.
Yemeğin ardından kendimi yeniden o sonsuz derinlikteki metro istasyonuna bırakıp kaldığım evin yolunu tuttum. Sanatla ve gölgelerle dolu, yorucu ama kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir günü daha geride bırakmıştım.
St. Petersburg serüvenimde bir sonraki yazıda rotamızı bambaşka bir keyfe çeviriyoruz: Gün ortasında Neva Nehri’nde tekne turuyla şehrin kalbinden süzülüp Baltık Denizi’ne açılan o uçsuz bucaksız noktaya kadar uzandığımız su üstündeki serüvene...