Belediyecilik forumunda en çok konuşulan şey projelerdi ama bir noktada 'proje' kelimesinin kendisi tartışmaya açıldı. Ticari bir çağrışımı olduğu söylendi. Proje yerine model denilmeli. Küçük bir dil tartışması gibi görünse de aslında daha büyük bir ayrımı işaret ediyordu: Sunulan uygulamalar ihale edilip tamamlanan işler değil; toplumsal ihtiyaçtan doğan ve süreklilik gerektiren pratiklerdi. Çünkü model, çoğaltılabilirlik ve süreklilik demek.
Oturumlarda dikkatimi çeken uygulamaların bir kısmı tam da bu yüzden öne çıktı; çünkü sıradan bir hizmet anlayışına dayanmıyordu. Tepebaşı Belediyesi'nin Alzheimer konukevleri 2014'ten bu yana büyüyerek devam ediyor, bugün 6 konukevi ve 126 yataklı bir kapasiteye ulaşmış durumda. Yıllar içinde kurulan, genişleyen ve kurumsallaşan bir bakım modeli. Alzheimer hastalarına ve ailelerine yönelik böyle bir hizmeti sürdürmek için nasıl bir emek, nasıl bir istikrar gerekir? Bunu düşünmek bile yeterince şey söylüyor.
Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin 'Buğday Tanesi Protez Ortez Yapım ve Uygulama Merkezi' ise 6 Şubat depreminin açtığı yarayı kapatmaya çalışırken doğmuş bir uygulama. Depremde uzuv kaybeden vatandaşların ihtiyacını gören belediye, Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek kendi bünyesinde protez ve ortez üretim merkezi kurmuş. Şu anda aylık 100 proteze kadar üretim kapasitesine ulaşmış; üstelik Suriye'deki savaştan etkilenen kişilere de hizmet götürmeye başlamış. İşitme cihazı da gündemde. Yerelde doğan bir çözümün bölgesel bir etki üretmesi, belediyeciliğin ulaşabileceği ölçeği düşündürüyor.
Büyükçekmece Belediyesi'nin eşit iş yeri uygulaması bambaşka bir alandan geliyor. Çalışanların en az yüzde ellisi kadın olan işyerleri 'eşit işe eşit ücret' etiketiyle ödüllendiriliyor; ruhsat ve ilam ücretlerinde yüzde elli indirim alıyor. Yerel yönetim burada denetleyen bir aktör olmaktan çıkıp ekonomik ilişkileri de dönüştüren bir aktöre dönüşüyor.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin sosyal taksisi pandemi döneminde kanser hastalarını bulaş riskinden korumak için başlatılmış ve devam ediyor. İzmir ve Diyarbakır’da hayata geçirilen yıkanabilir kadın pedi ve bebek bezi projeleri ise hem ekonomik hem de toplumsal bir meseleye temas ediyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin mobil banyo hizmeti, en temel ihtiyaçların bile kamusal bir mesele olduğunu hatırlatıyor. İçinde banyo, temiz kıyafet, berber ve bakım hizmetleri barındıran bu uygulama, kentte görünmeyen bir ihtiyacı görünür kılıyor.
Tuzla Belediyesi’nin kantin kartı uygulaması, çocukların okul içindeki ihtiyaçlarını karşılamaya dönük bir sistem kurmuş. Aileye tanımlı, kontrollü ve yerel esnafla ilişkili bir yapı. Sosyal destek ile yerel ekonomi arasında doğrudan bir bağ kuruyor.
Kartal Belediyesi’nin alerjik çocuklara yönelik geliştirdiği merkez ise daha spesifik bir ihtiyaca odaklanıyor. Çeşitli alerjisi olan çocuklar için özel olarak tasarlanmış bir yapıdan söz ediyoruz. Bu tür örnekler, belediyeciliğin giderek daha hedefli ve uzmanlaşmış alanlara yöneldiğini gösteriyor. Birim sorumlusu bir hemşire ve kendisinin de alerjisi var. Bu son detay, belki de o merkezin neden bu kadar iyi işlediğini açıklıyor.
Foça Belediyesi’nin dijital sahiplenme ve koruma odaklı uygulaması TelePATİ, Ataşehir Belediyesi’nin çamaşırhane hizmeti… Her biri başka bir ihtiyaca temas ediyor, başka bir boşluğu dolduruyor. Bu uygulamaların ortak bir yanı var: Arkalarında "Bu ihtiyaç karşılanmıyor, biz karşılayacağız” diyen bir irade var.
Tartışma forumunda Dr. Deniz Can Kutlu bu noktayı keskin bir şekilde dile getirdi. Kutlu, merkezi yönetimin yerine getirmesi gereken kamusal sorumlulukların zamanla yerel yönetimlerin üzerine kaldığını vurguladı. Bu tespit, forum boyunca anlatılan birçok uygulamanın arka planını anlamak açısından önemliydi. Eşitlik, yurttaşlık, sosyal haklar ve katılımcılık vurgusu, belediyeciliğin yönünü belirleyen başlıklar olarak öne çıktı.
Doç. Dr. Can Giray Özgül ise farklı bir noktaya dikkat çekti: Coğrafi koşullar belirleyici bir engel oluşturmadığı sürece, sunulan modeller farklı belediyeler tarafından uygulanabilir. Bu yaklaşım, yerel deneyimlerin ne kadar yaygınlaştırılabilir olduğunu gösteriyor.
Tüm bu örnekler bir araya geldiğinde, ortaya güçlü bir tablo çıkıyor. Belediyeler artık yalnızca sorunlara müdahale eden yapılar olarak konumlanmıyor; aynı zamanda yeni çözümler üreten, yeni ilişkiler kuran, yeni modeller geliştiren aktörler hâline geliyor. Ama asıl soru hâlâ açık: Bu modeller bir yerden bir yere taşınabilecek mi? Yoksa her biri doğduğu toprağa mı ait kalacak? BELFOR’un sürdürülebilirliği, yani gerçekten bir öğrenme platformuna dönüşüp dönüşmeyeceği, önümüzdeki yıllar gösterecek.
Bu sorunun cevabını, uygulamaların ötesine geçerek Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri’nde kurulan düşünsel çerçeve üzerinden, serinin son yazısında birlikte arayacağız.