Nasıl bir belediyecilik-3

BELFOR’un hemen ardından düzenlenen Ali Dinçer 1. Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri, zamanlama açısından bile başlı başına bir şey söylüyordu. Biri bugünü tartışıyor, diğeri geçmişten bugüne bir hat kuruyordu. Arka arkaya gelmeleri tesadüf gibi görünmüyordu. Biri uygulamaları sergiliyor, diğeri o uygulamaların arkasındaki düşünceyi sorgulamaya davet ediyordu. Sempozyumun tamamına katılamadım, yine de izlediklerim ve gördüklerim yeterince açık bir çerçeve sundu.

Açılış konuşmaları, alışıldık protokol sıralamasının ötesinde bir yön arayışını işaret ediyordu. SDD, SODEM, FES, yerel yönetimler… Farklı kurumsal aktörler aynı sorunun etrafında dönüyordu: Bugün yerel yönetimler neyi kaybetti ve neyi yeniden kurmak zorunda?

Bu sorunun en net çerçevesini Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin çizdi. “Kenti doğadan koparmanın bedelini ödüyoruz” dedi. Bu cümle ekolojik bir uyarının ötesinde siyasal bir eleştiri. Çünkü kentten doğayı koparmak, kenti toplumdan koparmak anlamına geliyor. Bugün yaşadığımız kent krizi tam da burada başlıyor; plansızlık, eşgüdümsüzlük, katılım eksikliği ve eski düşünce kalıplarına sıkışmış bir yönetim anlayışı.

Şahin’in çizdiği hat netti. Sosyal demokrat belediyecilik, hizmet sunan bir yerel yönetim modeli olmanın ötesinde, belediyeyi yeniden siyasal bir özne haline getiren bir yaklaşımı ifade ediyor. Eşitlik, katılım, kamusallık, dayanışma ve kentsel adalet bu yaklaşımın omurgasını oluşturuyor. 1970’lerde kurulan çizgi, 1990’larda kesintiye uğruyor, bugün ise yeniden kurulmaya çalışılıyor. Bu kolay bir süreç değil. Merkeziyetçi baskı, popülizm ve kişiselleşme eğilimi, bir de yardımcılığa sıkışma riski bu hattın önünde duruyor. Bu çerçeve açık: Değerler, kurumlar, kapasite ve katılım birlikte kurulmadan hiçbir model ayakta kalamıyor.

Sempozyumun en güçlü tarafı, 1970’lere açılan o kapıydı. Bugün sık sık nostaljiyle anılan o dönem aslında kısa sürmüş ama etkisi uzun bir siyasal deneyim. Reşat Tabak’tan Ahmet İsvan’a, Ali Dinçer’den Fikri Sönmez’e uzanan o çizgi, belediyeciliğin yalnızca hizmet üretmekten ibaret olmadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Barınmayı bir insan hakkı olarak ele almak, arsa spekülasyonuna karşı kamuyu savunmak, kentte oluşan değeri topluma geri kazandırmak… Bunlar teknik tercihler değil, doğrudan politik tercihler. Bugün en çok eksik olan şey bu: politik cesaret.

Levent Tosun’un hazırladığı 'Yerel Yönetimde Devrim Yapanların Öyküsü' bu hafızayı canlı tutuyordu. Bir anlatının ötesinde, bir dönemin bilgisini ve ruhunu taşıyan bir birikimle karşı karşıyaydık. O dönem, anlatılan bir geçmişten fazlası; üzerine düşünülmesi gereken bir deneyim olarak duruyor.

Bugüne döndüğümüzde tablo farklı. Yardım eden belediyeler var. Hizmet üreten belediyeler var. Ama örgütleyen, katılımı büyüten, yurttaşı sürecin öznesi haline getiren belediyeler sınırlı. Katılım seçimle sınırlı kaldığında demokrasi zayıflıyor. Gündelik hayata yayıldığında ise kent yeniden kurulmaya başlıyor.

Sempozyumun 'planlama, uygulama, dayanışma' başlıkları etrafında kurulması da bu nedenle önemli. Çünkü mesele, ne yapılacağı kadar nasıl yapılacağı.

Doç. Dr. Ulaş Bayraktar bu tabloyu daha sert bir dille ortaya koydu. Bugünün kent krizini açıkça sıraladı; yaşlı kadrolar, programsız yönetim, başkanlık rejimi, eşgüdümsüzlük, temsil ve katılım sorunları. Buna karşı önerdiği çerçeve ise net; yeni kadrolar, programlı yönetim, kolektif ve eşgüdümlü yönetişim ve örgütleyen bir kamusallık. 'Stratejik pilav' metaforu da bu çerçevenin özeti gibi. En içte siyasi irade, ortada bürokratik yapı, dışta kamuoyu. Bu üçü birlikte işlemeyince sonuç çıkmıyor.

Prof. Dr. Nuray Keskin ise tarihsel kaynağa dönerek bu tartışmayı derinleştirdi. 1970’lerin sosyal demokrat belediyeciliğini hak temelli yerel politika açısından yeniden okudu. Vedat Dalokay, Ali Dinçer, Ahmet İsvan, Erol Köse… Bu isimlerin ortak noktası, yerel yönetimi bir hak alanı olarak kurmalarıydı. Barınma hakkı, kooperatifçilik, spekülasyona karşı kamusal müdahale ve kent değerinin topluma kazandırılması. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan bir çerçeve. Ahmet İsvan’ın çizdiği belediyecilik anlayışı da bu hattı tamamlıyor. Yerel yönetimin, kentte oluşan güce karşı kamuyu koruyan bir irade olması gerektiğini hatırlatıyor. Aradan geçen onca zamana rağmen bu yaklaşım güncelliğini koruyor.

Bu sempozyumun BELFOR’dan farkı tam da burada ortaya çıkıyor: BELFOR ne yaptığımızı gösteriyor, bu sempozyum neden yaptığımızı ve ne yapmamız gerektiğini sorgulatıyor. Biri pratiğin alanını açıyor, diğeri düşüncenin. Bu iki tartışmanın aynı hafta yapılmış olması, belediyecilik meselesinin hem genişlediğini hem de derinleşme ihtiyacını açıkça gösteriyor.

Bugün yerel yönetimlerin önünde çok açık bir eşik var: Ya mevcut sınırlar içinde kalıp eksikleri yönetmeye devam edecekler ya da o sınırları zorlayarak yeni bir yerel siyaset inşa edecekler. Bu yol kolay değil. Ama geçmiş bunun mümkün olduğunu zaten gösterdi.

Asıl soru artık şu: Bugünün belediyeciliği geçmişi anlatan bir hafıza olarak mı kalacak, yoksa o deneyimi bugünün koşullarında yeniden kuran bir iradeye mi dönüşecek?

Cevap salonlarda verilmeyecek. Kentlerin içinde verilecek. Hayatın tam ortasında.