Neden kaçmak istiyorlar?

Son zamanlarda etrafımda aynı cümleyi çok sık duymaya başladım: “Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum.”
Üstelik bunu söyleyenler hayatın tamamen dışında kalmış insanlar da değil. Çalışan, üreten, şehir hayatının içinde yaşayan insanlar. Sabah işe giden, toplantılara katılan, sosyal medyada aktif olan, hayatı “normal” akıyormuş gibi görünen insanlar… Ama bütün bu akışın altında başka bir duygu dolaşıyor; yorgunluk.
Kimisi küçük bir sahil kasabasını hayal ediyor, kimisi telefonu kapatıp birkaç gün kimseyle konuşmamayı... Kimisi doğaya kaçmak istiyor. “Tiny house” videolarının milyonlarca kez izlenmesi, “dijital detoks” kamplarının çoğalması, insanların sessizlik arayışı tesadüf gibi görünmüyor bana. Bütün mesele başka bir yere gitmek olmayabilir. İnsan bazen kendi hayatının içinde biraz yer açmak istiyor. Bence mesele gitmekten çok, biraz durabilmek, biraz soluklanabilmek.
Modern hayat insana büyük bir hız sundu. Ama aynı zamanda sürekli yetişme baskısı da getirdi. Sürekli erişilebilir olma hâli, sürekli görünür kalma zorunluluğu, sürekli üretme beklentisi…
Eskiden mesai bitince insanın günü biterdi. Şimdi telefonlarımız cebimizde küçük bir mesai odası gibi taşıdığımız nesnelere dönüştü. Bildirimler susmuyor. Zihin kapanmıyor. İnsan dinlenirken bile tam anlamıyla dinlenemiyor.
Alman sosyolog Georg Simmel, modern kent yaşamının insan zihni üzerinde yarattığı yoğun uyarılma hâlinden söz ederken, büyük şehir insanının kendisini koruyabilmek için zamanla duygusal bir mesafe geliştirdiğini anlatıyordu. Bugünün kentlerinde ise mesele artık yalnızca kalabalık değil. Sürekli veri akışı, ekranlar, haberler, hız ve performans baskısı insanın zihinsel sınırlarını zorluyor.
Bir başka düşünür, Byung-Chul Han, çağımızı “yorgunluk toplumu” olarak tanımlıyor. Ona göre modern insan artık baskıyla çalışan bir insan modeli içinde yaşamıyor yalnızca; kendi kendisini sürekli performansa zorlayan bir düzene dönüşüyor. Daha başarılı olmak, daha üretken olmak, daha görünür olmak, daha fit görünmek, daha mutlu görünmek… Ve insan bir noktadan sonra hayatı yaşamaktan çok, hayatını yönetmeye çalışıyor.
Belki de bu yüzden bugün kaçma isteği bireysel bir zayıflık gibi görünmüyor bana. Daha çok toplumsal bir tükenmişlik hissi gibi duruyor. Çünkü mesele sadece ekonomik zorluklar değil. İnsanlar ruhsal olarak da yoruluyor.
Kalabalıkların içinde büyüyen yeni yalnızlık biçimleri oluşuyor. Herkes birbirinin hayatını görüyor ama kimse gerçekten birbirine dokunamıyor. Aynı masada oturan insanlar bile bazen başka ekranların içine dağılmış durumda.
Üstelik modern şehir hayatı insanı sürekli karşılaştırıyor. Daha başarılı biri, daha güzel bir ev, daha iyi bir tatil, daha mutlu görünen insanlar…
Sosyolog Zygmunt Bauman, modern hayatın insan ilişkilerini giderek daha kırılgan ve geçici hâle getirdiğini söylerken tam da bu güvensizlik hissine dikkat çekiyordu. İnsan artık birçok şeye sahip olmaya çalışıyor ama ait hissedeceği alanları kaybediyor. Belki de tam bu yüzden insanlar kendilerini daha güvende, daha sakin ve daha “kendileri gibi” hissedecekleri yaşamların hayalini kuruyor.
Belki de insanlar bu yüzden küçük evleri, sakin sokakları, yavaş yaşamı hayal ediyor. Çünkü büyük şehirler büyürken insanın iç dünyası daralıyor.
Küçük bir evi hayal etmek, biraz da kendi ölçeğini yeniden kurmak demek. Daha az gürültü, daha az hız, daha az gösteriş. Ama biraz daha fazla nefes.
Bence bugün birçok insanın kurduğu “kaçıp gitme” cümlesi aslında başka bir şey anlatıyor:
“Bir süre kimse benden bir şey istemesin.”
“Biraz durabileyim.”
“Biraz kendim gibi hissedebileyim.”
Çünkü çağımızın en büyük sorunlarından biri, insanın sürekli bir performans hâli içinde yaşaması.
Artık insanlar daha büyük hayatlar istemiyor. Daha sakin, daha insani, daha gerçek bir yaşam özlüyor. Bugün en büyük lüks; çok pahalı evler, gösterişli hayatlar ya da bitmeyen başarı hikâyeleri değil. Bir öğleden sonra hiçbir yere yetişmek zorunda hissetmeden yaşayabilmek.