Uzman Psikolog Anıl Yıldız, Ekspres'ten Selim Çelik'e konuştu. Ekonomik sebeplerden toplumsal olaylara, kilo probleminden son yıllarda artan öfke sorunlarına dair birçok konuda açıklamalarda bulunan Anıl Yıldız, toplumsal olayların insandaki gelecek algısını bulanıklaştırdığını ifade ederken, yapay zekânın insan ile olan ilişkisi ve insan psikolojisi üzerindeki etkilerine dair de dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
İşte Uzman Psikolog Anıl Yıldız röportajı:
•Ekonomik belirsizlik ve geçim kaygısı toplumun ruh sağlığını nasıl etkiliyor?
-Ekonomik belirsizlik, insanın en temel güven duygusunu sarsıyor. Yarın ne olacak sorusu zihinde sürekli dönmeye başladığında beden de buna stresle yanıt veriyor. Uyku problemleri, kaygı, öfke patlamaları ve umutsuzluk bu dönemde çok yaygın görülüyor. İnsanlar sadece para kaygısı yaşamıyor, aynı zamanda değerli, yeterli ve güvende olma duygularını da kaybedebiliyorlar. Bu da ruhsal olarak ciddi bir yıpranma yaratıyor.
• Deprem, afet ve kriz dönemlerinde toplumda en sık görülen psikolojik tepkiler neler oluyor?
Bu tür dönemlerde en sık gördüğümüz tepkiler korku, çaresizlik, donakalma hali ve yoğun kaygıdır. Bazı insanlar sürekli tetikte olurken, bazıları ise hiçbir şey hissetmiyormuş gibi görünebilir. Bu tepkilerin hepsi aslında normaldir. Travma karşısında zihin kendini korumaya çalışır. Uyku sorunları, kabuslar, ani irkilmeler ve yoğun öfke de bu süreçte oldukça yaygındır.
• Sürekli olumsuz haber akışına maruz kalmak bireylerde nasıl bir psikolojik yük oluşturuyor?
Sürekli kötü haber görmek, beynin tehlike var alarmını kapatamamasına neden olur. Bu da kişiyi sürekli bir stres halinde tutar. Zamanla umutsuzluk, çaresizlik ve tükenmişlik hissi artar. İnsan bir noktadan sonra hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmaya başlar. Bu durum, hem kaygıyı arttırır hem de hayattan keyif alma duygusunu azaltır.
• Toplumsal travmalar bireylerin geleceğe dair umut duygusunu nasıl etkiliyor?
Toplumsal travmalar, insanların gelecek algısını bulanıklaştırır. Plan yapmak zorlaşır çünkü yarına güven azalır. Umut, insanın ayakta kalmasını sağlayan en önemli duygulardan biridir. Travma yaşandığında bu umut zedelenir. İnsanlar hayal kurmaktan kaçınabilir, çünkü bir kez daha hayal kırıklığı yaşamaktan korkarlar.
• Son yıllarda artan kaygı, öfke ve tükenmişlik duygularını neye bağlıyorsunuz?
Çok fazla belirsizlik, çok fazla sorumluluk ve çok az dinlenme alanı var. İnsanlar sürekli güçlü olmak zorunda hissediyor. Aynı anda hem ekonomik olarak ayakta kalmaya hem de duygusal olarak sağlam durmaya çalışırlar. Bu da doğal olarak kaygıyı, öfkeyi ve tükenmişliği arttırır. Çünkü insanın taşıyabileceği bir yük kapasitesi var ve şu an bu sınır sık sık aşılıyor.
• Belirsizlik duygusu insan psikolojisinde neden bu kadar yıpratıcı bir etki yaratıyor?
İnsan zihni kontrol edebildiği şeylerde daha güvende hisseder. Belirsizlik ise kontrol duygusunu ortadan kaldırır. Ne olacağını bilememek, beyni sürekli senaryolar üretmeye zorlar ve bu da yorucudur. Belirsizlik uzun sürdüğünde kaygı kronikleşir ve kişi kendini sürekli tehdit altındaymış gibi hisseder.
• Toplumda giderek artan yalnızlık hissinin arkasında hangi sosyal nedenler var?
İnsanlar daha kalabalık ama daha yalnız yaşıyor. Dijital iletişim arttıkça gerçek bağlar zayıflıyor. Ayrıca herkesin kendi derdiyle baş etmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. Paylaşmaya, dinlemeye ve gerçekten temas etmeye daha az alan kalıyor. Bu da insanlarda anlaşılmıyorum hissini derinleştiriyor.
• Toplumsal baskı ve beklentiler bireylerin ruh sağlığını nasıl şekillendiriyor?
Toplumsal beklentiler çoğu zaman insanları oldukları gibi değil, olmaları gereken biri gibi yaşamaya zorluyor. Başarılı olmak, güçlü görünmek, mutluymuş gibi davranmak gibi. Bu baskı, kişinin kendi duygularını bastırmasına neden oluyor. Bastırılan duygular ise bir süre sonra kaygı, öfke ya da depresyon olarak ortaya çıkıyor.
• Kriz dönemlerinde ruhsal dayanıklılığı artırmak için bireyler neler yapabilir?
Öncelikle herkesin her şeye yetişmek zorunda olmadığını kabul etmesi çok önemli. Küçük rutinler oluşturmak, güvenilir insanlarla duyguları paylaşmak ve sürekli haber akışına maruz kalmamak ruhsal dayanıklılığı artırır. Ayrıca iyi hissetmemek de normal diyebilmek, insanın kendine yüklenmesini azaltır.
• Toplum olarak yaşanan bu psikolojik yükten çıkış için sizce en önemli adım ne olmalı?
En önemli adım, ruh sağlığının bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu kabul etmek. Duygular hakkında konuşmayı normalleştirmek, yardım istemeyi zayıflık olarak görmemek gerekiyor. Toplum olarak birbirimizi dinlemeye, anlamaya ve yalnız olmadığımızı hissettirmeye daha çok ihtiyacımız var. İyileşme, önce görülmekle başlar.
• Günümüzün en büyük sorunlarından biriside kilo problemleri. Kilo probleminin insan psikolojisi üzerindeki etkileri neler?
Kilo konusu, düşündüğümüzden çok daha fazla şekilde insanların psikolojisini etkiliyor. Çünkü kilo sadece bedeni ilgilendiren bir durum değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi, kendine bakışını, özgüvenini ve sosyal hayatını da doğrudan etkileyebiliyor. Ayna karşısında kendini beğenmemek, kıyafet seçerken sürekli zorlanmak ya da ‘insanlar bana bakıyor mu’ düşüncesiyle yaşamak zamanla kişiyi içe kapanmaya itebiliyor. Bazı insanlar toplum içinde yemek yemekten utanıyor, bazıları fotoğraf çektirmek istemiyor, bazıları ise sosyal ortamlardan tamamen uzaklaşıyor. Bu geri çekilme hali yalnızlık hissini artırıyor ve süreç kaygı bozukluğu, mutsuzluk hatta depresyona kadar ilerleyebiliyor. Öte yandan, Sürekli başlayıp yarım bırakılan diyetler, kişide ‘ben iradesizim, başaramıyorum’ düşüncesini güçlendiriyor. Bu düşünce zamanla kişinin kendisine duyduğu saygıyı zedeliyor ve değersizlik hissini besleyebiliyor. Ayrıca, kilo düşüklüğü genelde ciddi bir sorun gibi görülmez ama psikolojik etkileri en az kilo fazlalığı kadar derindir. Çok zayıf kişiler sık sık ‘hasta mısın’, ‘hiç mi yemiyorsun’ gibi yorumlara maruz kalabiliyor. Bu söylemler kişide eksiklik, yetersizlik ve güçsüzlük duygularını tetikleyebiliyor. Asıl sorun kilonun kendisi değil, kiloya yüklenen anlamdır. İnsan, kilosu ne olursa olsun değerli bir birey olduğunu içselleştirebildiğinde psikolojik olarak çok daha güçlü hale gelir.
• Yapay zeka hayatımızın merkezine doğru ilerliyor. Bu noktada insanların dertlerini veya sorunlarını yapay zeka ile paylaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsan yazdıkça düşüncelerini daha düzenli hale getirir, yaşadığı sorunlara dışarıdan bakma imkânı bulur. Bu süreç, kişinin zihinsel yükünü hafifletebilir. Yapay zeka bu noktada bir defter, bir günlük ya da yargılamayan bir dinleyici gibi işlev görebilir. Özellikle kısa vadede stresin azalmasına, kişinin kendini daha sakin ve iyi hissetmesine katkı sağlayabilir. Yapay zekanın gerçek bir duygusu, empati kapasitesi ve yaşanmış deneyimleri yoktur. Verdiği yanıtlar ne kadar anlayışlı ve destekleyici görünse de bunlar hesaplanmış, programlanmış tepkilerdir. Eğer kişi zamanla gerçek insanlarla kurduğu ilişkileri geri plana atıp yalnızca yapay zeka ile bağ kurmaya başlarsa, bu durum sosyal izolasyonu artırabilir. Oysa psikolojik iyileşme ve duygusal güçlenme çoğu zaman gerçek bir insanla kurulan ilişki içinde gerçekleşir. Kaygı bozukluğu, depresyon, travma ve benzeri psikolojik sorunlar mutlaka alanında uzman kişiler tarafından ele alınmalıdır. Yapay zeka yol gösterici olabilir, farkındalık kazandırabilir; ancak tanı koyamaz, terapi uygulayamaz ve sorumluluk alamaz.
• Özellikle çocukların sosyal medyada ve dijital dünyada fazlaca vakit geçirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Resim paylaşmak ya da video hazırlamak gibi üretken faaliyetler, çocukların özgüvenini ve kendini ifade etme becerilerini geliştirebilir. Aynı zamanda sosyal farkındalık ve empati kurma yetenekleri de artabilir. Ancak, bilinçsiz kullanımda çocuklar saatlerce boş içeriklerle vakit geçiriyor. Bu durum zaman kaybına, dikkat dağınıklığına, ders başarısında düşüşe ve sosyal ilişkilerin zayıflamasına neden olabiliyor. Zorbalık, kıyas ve beğeni takıntısı gibi olumsuz durumlar da çocukların psikolojisini olumsuz etkiliyor. Sağlıklı bir dijital dengenin ancak aileler ve okulların birlikte hareket etmesiyle kurulabilir. Bu denge, çocukların dijital dünyadan fayda görmesini sağlarken gerçek hayattaki gelişimlerini de sürdürmelerine yardımcı olur. Ekran kullanımına ilişkin net kurallar da çok önemlidir. Her gün bir saat ekran süresi, yemek sırasında telefon kullanılmaması, akşam 9’dan sonra telefon olmaması gibi sınırlar belirlenmeli.