GÜNDEM

Özel Röportaj | Işık Yargın - Katma değerli kalkınma çağrısı

İş insanı Işık Yargın, Antalya’nın geleceğinin daha fazla yapılaşma yerine yüksek katma değer, düşük kaynak tüketimi ve güçlü çevre korumasına dayalı olması gerektiğini söyledi

Antalya’nın ekonomik büyümesi ile doğal varlıklarının korunması arasındaki denge, kentin geleceğine ilişkin en önemli başlıklardan biri olarak öne çıkıyor. İş insanı Işık Yargın ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; iklim krizi ve su yönetiminden yeşil dönüşüme, genç girişimcilerden kadınların karar alma mekanizmalarındaki rolüne, Antalya Kadın Müzesi’nden kentin ortak akılla yönetilmesi gerekliliğine kadar geniş bir perspektifi ele aldık. Yargın, Antalya’nın yalnızca turizm gelirleriyle büyüyen bir kent olmaktan çıkarak tarım, teknoloji ve yaratıcı endüstrilerle yeni bir ekonomik model oluşturabileceğine dikkat çekti.

İşte Işık Yargın’ın Ekspres’ten Selim Çelik'e verdiği röportaj:

-Turizmin başkenti olarak görülen Antalya’nın ekonomik büyümesi ile doğal varlıklarının korunması arasında sizce doğru denge kurulabiliyor mu? Kent ekonomisini güçlendirirken doğal alanları, tarım arazilerini ve kıyıları koruyabilmek için nasıl bir yol haritası izlenmeli?

Bence henüz doğru dengeyi kurabildiğimizi söylemek zor. Çünkü Antalya’nın ekonomik başarısını çoğu zaman büyüme rakamlarıyla ölçüyoruz. Oysa Antalya için asıl soru, “Ne kadar büyüdük?” değil, “Büyürken neyi kaybettik?” olmalı. Antalya’nın toprağı, suyu, ormanı, kıyıları ve tarım alanları ekonomik büyümenin önündeki engeller değil; tam tersine bu kentin ekonomik sermayesidir. Turizmi de tarımı da ayakta tutan aslında bu doğal varlıklardır. Bu nedenle Antalya’nın yeni kalkınma modeli “daha fazla yapılaşma” üzerine değil; daha yüksek katma değer, daha az kaynak tüketimi ve daha güçlü koruma üzerine kurulmalı.

Bunun için bütüncül bir arazi kullanım planlamasına, su havzalarının ve tarım topraklarının kesin korunmasına, kıyıların kamusal niteliğinin güçlendirilmesine, doğa temelli turizme, yenilenebilir enerjiye ve döngüsel ekonomiye geçişe ihtiyacımız var.

Antalya’nın geleceği betonla değil, değer üreterek büyümekte.

-İklim krizi artık Antalya’da sıcaklık artışı, kuraklık ve orman yangınlarıyla çok daha somut hissediliyor. Sizce kentin en acil çevre gündemi hangisi olmalı?

Ben tek bir başlık seçmek zorunda kalsam su derim. Çünkü su meselesi Antalya’da kuraklıktan tarıma, turizmden ormanlara, kent yaşamından gıda güvenliğine kadar her şeyi birbirine bağlıyor. Ama orman yangınlarını da bunun dışında tutamayız. Antalya’da orman yalnızca ağaç değildir; bir ekosistemdir, bir yaşam alanıdır, tarımın ve su döngüsünün parçasıdır. Bu nedenle iklim gündemini yalnızca yangın çıktığında konuşmamalıyız. Yangınla mücadele elbette önemli; fakat asıl mesele yangın çıkmadan önce dirençli bir kent ve dirençli bir kırsal alan yaratabilmek. Su bütçesi çıkarmış, tarımda su verimliliğini sağlamış, yangına dirençli yerleşimler oluşturmuş, orman köylerini sürecin aktif paydaşı yapmış bir Antalya hayal ediyorum.

Antalya’nın iklim politikasında su yönetimi, yeşil altyapı, sürdürülebilir tarım ve turizm gibi başlıkların birlikte ele alınması gerektiği de kentin mevcut iklim uyum yaklaşımında açıkça görülüyor.

-Sürdürülebilirlik bugün birçok kurumun kullandığı popüler bir kavram haline geldi. Sizce gerçekten sürdürülebilir olanla, sadece bunu söyleyen kurumları veya fikirleri nasıl ayırt edebiliriz?

Ben sürdürülebilirliği bir slogan değil, ölçülebilir bir sorumluluk olarak görüyorum. Bir kurum “sürdürülebiliriz” diyorsa hemen şunu sormamız gerekir: Ne kadar su tüketiyor? Ne kadar enerji kullanıyor? Atığını nasıl yönetiyor? Tedarik zincirinde ne yapıyor? Çalışanına nasıl davranıyor? Kadınlara ve gençlere fırsat yaratıyor mu? Ürettiği değer gelecek kuşaklara ne bırakıyor? Yani sürdürülebilirlik biraz da “söylediğin ile yaptığın arasındaki mesafeyi” ölçme meselesidir. Benim için en önemli kriterlerden biri de şu: Bir kurum sürdürülebilirlik raporu yayınlamadan önce kendi davranışını değiştirebiliyor mu? Çünkü sürdürülebilirlik, kurumun iletişim departmanının değil, kurum kültürünün konusu olduğunda gerçek anlamına kavuşuyor.

- Yeşil dönüşüm süreci Antalya iş dünyası için bir zorunluluk mu, yoksa aynı zamanda önemli bir ekonomik fırsat mı?

Kesinlikle ikisi de. Ama ben fırsat tarafının daha fazla konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Yeşil dönüşüm bir maliyet olarak görülürse iş dünyası direnç gösterir. Oysa enerji verimliliği, su tasarrufu, yenilenebilir enerji, atıkların yeniden ekonomiye kazandırılması, sürdürülebilir tarım ve yeşil turizm aynı zamanda yeni iş alanları yaratıyor. Antalya’nın büyük bir avantajı var: Turizm, tarım, güneş enerjisi, doğal zenginlikler ve güçlü bir girişimcilik potansiyeli aynı coğrafyada. Dolayısıyla Antalya yeşil dönüşümün sadece uygulayıcısı değil, yenilik üreten merkezi olabilir. Özellikle genç girişimciler için iklim teknolojileri, tarım teknolojileri, su yönetimi, yapay zekâ ve döngüsel ekonomi alanlarında büyük bir fırsat görüyorum.

-Antalya’nın üretim modeli sizce turizme fazla mı bağımlı? Tarım, teknoloji ve yaratıcı endüstriler daha fazla desteklenmeli mi?

Evet, Antalya’nın turizmden vazgeçmesi değil, turizme bağımlılığını azaltması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Antalya’nın yalnızca otelleri yok. Çok güçlü bir tarım üretimi, üniversiteleri, genç nüfusu, yaratıcı insan kaynağı, kültürel mirası ve teknoloji potansiyeli var. Ben Antalya ekonomisini dört ayak üzerinde düşünürüm: Turizm, tarım, teknoloji ve yaratıcı endüstriler. Bunların birbirleriyle kesiştiği yerde ise çok büyük bir potansiyel var. Örneğin akıllı tarım, gastronomi turizmi, kültür teknolojileri, dijital müzecilik, sürdürülebilir turizm ve yapay zekâ destekli kent çözümleri… Antalya’nın gelecekte sadece “Türkiye’nin turizm başkenti” değil, Akdeniz’in inovasyon ve yaşam kalitesi merkezlerinden biri olabileceğine inanıyorum.

-Antalya’nın girişimcilik ekosistemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle genç girişimciler için eksik gördüğünüz alanlar neler?

Antalya’da girişimcilik konusunda çok önemli bir birikim var. Ancak ekosistemin güçlü olması için yalnızca yarışmalar ve eğitimler yeterli değil. Genç bir insanın fikrinin ortaya çıkmasından şirket kurmasına, ilk müşterisini bulmasından yatırım almasına kadar bütün zincirin çalışması gerekiyor. Benim gördüğüm en önemli eksikliklerden biri fikri olan genç ile sermayesi, deneyimi ve ağı olan yetişkin iş insanı arasındaki bağlantının yeterince güçlü olmaması. Bu nedenle mentorluk çok önemli. Genç girişimciye sadece “iş fikrini geliştir” demek yerine, ona deneyimli bir mentor, yatırımcıya erişim, müşteri ağı ve uluslararası bağlantı sağlayabilmeliyiz. ANSİAD’ın yıllardır genç girişimcilik alanında yaptığı çalışmaların da temelinde aslında bu yaklaşım var: Gençlere yalnızca bilgi vermek değil, onlara bir ekosistem oluşturmak.

-Teknoloji ve yapay zekânın hızla geliştiği bir dönemde girişimcilerin en çok hangi becerilere yatırım yapması gerekiyor?

Bence artık girişimcinin en önemli becerisi yalnızca bir teknoloji kullanabilmek değil, doğru problemi görebilmek. Yapay zekâ birçok işi hızlandıracak. Kod yazmayı, içerik üretmeyi, analiz yapmayı giderek daha kolay hale getirecek. Dolayısıyla gelecekte fark yaratacak olan şey sadece teknik bilgi olmayacak. Merak, eleştirel düşünme, yaratıcılık, problem çözme, iletişim, ekip kurma, etik ve değişime uyum sağlama çok daha önemli hale gelecek. Ben gençlere özellikle şunu söylüyorum: Yapay zekâyı rakibiniz gibi değil, kapasitenizi büyüten bir ortak gibi görün. Ama karar verme yeteneğinizi ona bırakmayın. Geleceğin girişimcisi teknoloji bilen insan değil; teknolojiyi insan ve toplum için anlamlı bir değere dönüştürebilen insan olacak.

-Kadınların girişimcilik yolculuğunda bugün en büyük engel sizce nedir? İş kurmak isteyen genç kadınlara en önemli tavsiyeniz ne olur?

Kadınların önündeki en büyük engelin yalnızca finansmana erişim olmadığını düşünüyorum. Görünmeyen engeller de var: özgüven, toplumsal roller, zaman, bakım sorumlulukları, network eksikliği ve bazen de “yapabilir miyim?” sorusu. Ben genç kadınlara önce şunu söylerim: Kendinize izin verin. Mükemmel olmayı beklemeyin. Bir fikriniz varsa küçük başlayın, deneyin, yanılın, yeniden deneyin. Ve mutlaka kendi ekonomik alanınızı yaratın. Çünkü ekonomik bağımsızlık yalnızca para kazanmak değildir; kendi hayatınız hakkında söz sahibi olabilme gücüdür.

- Kadınların iş dünyasında sadece sayısal olarak değil, karar verici pozisyonlarda daha fazla yer alabilmesi için hangi yapısal değişikliklere ihtiyaç var?

Kadın sayısını artırmak önemli ama yeterli değil. Asıl mesele masada kaç kadın olduğu kadar, o masada ne kadar söz sahibi olduklarıdır. Bunun için kurumların yönetim ve karar alma mekanizmalarında çeşitliliği hedeflemesi gerekiyor. Mentorluk ve sponsorluk programları, kadınların finansmana erişimi, bakım ekonomisini destekleyen politikalar, kadın girişimcilerin tedarik zincirlerine dahil edilmesi ve genç kadınların STEM alanlarına yönlendirilmesi önemli. Ama bir şeyi de değiştirmemiz gerekiyor: Kadının başarısını “istisna” olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Kadın yönetici olduğunda hâlâ “kadın yönetici” diyoruz. Oysa erkek yönetici için böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duymuyoruz. Kadının karar verici olması olağan hale geldiğinde gerçek dönüşüm başlamış olacak.

- Antalya Kadın Müzesi’nin kuruluş sürecinden bu yana içinde yer aldınız. Sizce bu müze yalnızca kadınların geçmişini anlatan bir yapı mı, yoksa geleceğe yön veren bir sosyal proje mi?

Kesinlikle geleceğe yön veren bir sosyal etki projesi bir kadın platformu. Çünkü biz Antalya Kadın Müzesi’ni yalnızca “kadınların tarihini kaydetmek” için düşünmedik. Kadının görünmeyen emeğini, başarılarını, cesaretini ve hikâyelerini görünür kılmak istedik. Bir toplumun hafızasında kadınların hikâyeleri yoksa, o toplumun tarihi eksiktir.

Antalya Kadın Müzesi kurucularının çoğunluğu oluşturduğu benim de aralarında bulunduğum danışma kurulu olarak Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu Prof. Dr. Jale İnan adına her yıl Jale İnan Yılın Kadını Ödülünü kente ve topluma büyük katkı sunan ilham verici kadınlara vererek hem geçmişe ve arkeoloji bilimine hayatını vakfetmiş bir bilim insanına vefa, günümüzde O’nun gibi rol model olan kadınları toplum nezdinde onurlandırmanın Antalya Kadın Müzesinin görevi olarak benimsenmiş ve uygulanmaktadır. Müzenin faaliyetleri arasında Jale İnan Yılın Kadını Ödüllü kadınlarının ve ilkleri başaran yaşayan kadınlarımızın hikâyelerini kayda geçirmesini çok kıymetli buluyorum. Bir “sosyal etki platformu” olarak yola çıkan müzemizin

* kadın liderliği,

* dijital beceri geliştirme,

* e-ticaret,

* yapay zekâ destekli üretim,

* dijital hikâyeleştirme,

* yaratıcı endüstriler,

* sosyal girişimcilik

başlıklarını tek bir sosyal etki modeli içinde birleştirme hedefimiz de vardı. Amaç yalnızca yerel ölçekte fayda üretmek değil; geliştirilecek modelin Türkiye’de yaygınlaşarak uygulanabilir bir örnek oluşturmasıdır. Bu nedenle Kadın Müzesi’ni geçmişe bakan bir müze değil, geleceğe ayna tutan bir hafıza projesi olarak görüyorum.

- Kadın Müzesi’nin dijital yapısı uluslararası alanda da dikkat çekiyor. Sizce bu model başka kentlere de örnek olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Hatta bence olması gerekir. Çünkü dijital müzecilik bize fiziksel bir binanın sınırlarını aşma imkânı veriyor. Bir kadının hikâyesi Antalya’da kayda geçtiğinde, dünyanın başka bir yerindeki genç bir kadın da ona ulaşabiliyor. Dijital müzemizde bana ait bir röportajda yer alıyor. Bu röportajımı okuyan ülkemden, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan genç kadınlardan öyle mesajlar alıyorum ki; yaşam amacımı gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Londra ‘da yaşayan bir genç kadının sesli mesajı benim kişisel müzemin en kıymetli yerinde duruyor. Bütün bu tecrübelerimin ışığında “sosyal etkinin” başarıldığını söyleyebilirim. Bence AKM takip edilen bir sosyal etki modeli olarak başka kentlerin kendi kadın hafızalarını oluşturmasına da ilham verebilir.

Benim cevabımın sonunda söylemek istediğim ve önemli bulduğum bir şey var: Antalya coğrafyasının geçmişinde yazılmaya başlanan kadın hikâyeleri hiç kuşkusuz Antalya’nın tarihidir. Çünkü bir kentin tarihi yalnızca savaşları, yöneticileri ve büyük yapılarıyla yazılmaz. Geçmişte olduğu gibi O kenti her gün yeniden kuran insanların hikâyeleriyle yazılır. Antalya kadınları geçmişten gelen etkileşimle bugün de yarınları yazmaya devam ediyor. AKM farkındalık yaratıyor.

- Sivil toplum kuruluşlarının Antalya’nın geleceğini şekillendirmede yeterince etkili olduğunu düşünüyor musunuz? Daha güçlü bir iş birliği nasıl kurulabilir?

Antalya’da çok güçlü bir sivil toplum ve iş dünyası potansiyeli var. Ancak bu potansiyelin etkisini artırmanın yolu, kurumların kendi alanlarında ayrı ayrı çalışmasından çok ortak hedefler etrafında birlikte hareket edebilmekten geçiyor.

Benim de ilk kadın üyesi olarak 33 yıldır aktif olarak yer aldığım ANSİAD Ortak akılla hareket etme kası çok güçlü bir STK. Örneğin; Girişimcilik Masası olarak bugün 57 paydaşla birlikte ortak akıl üreten, genç girişimcilik, inovasyon, dijitalleşme ve BATI AKDENİZ girişimcilik ekosistemini oluşturan , geliştirmeye çalışan bir yapı oluşturdu. 57 paydaş hiç kuşkusuz ülkemizde de bir ilki başarıyor. 24 yıldan bu yana üniversitelerden kamu kurumlarına, yerel yönetimlerden sivil toplum kuruluşlarına ve özel sektöre, meslek odalarına kadar farklı aktörlerin aynı masada hedef kitlesi gençler için ortak eylem planlarını yapıyor ve uyguluyor. Ortak akıl üretmenin kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Benzer bir ortak akıl platformunu ANSİAD COP31’in Antalya’da gerçekleşecek olmasıyla birlikte oluşturdu. İklim değişikliği gibi hiçbir kurumun tek başına çözebileceği bir başka mesele yoktur diye düşünüyorum. Bu nedenle Antalya’daki kamu, yerel yönetimler, üniversiteler, iş dünyası, meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek oluşturdukları 4 komisyonla kentin iklim gündemini ortaklaştırması çok önemli.

Bence COP31’i yalnızca birkaç gün sürecek uluslararası bir organizasyon olarak değil, Antalya’nın iklim konusunda ortak akıl geliştirmesi için bir fırsat olarak kent aktörlerince değerlendirilerek aksiyon almaları da çok kıymetli.

Sivil toplumun rolü yalnızca eleştirmek olmamalı; çözüm üretmek, proje geliştirmek, paydaşları bir araya getirmek ve gerektiğinde uygulamanın içinde olmak da olmalı.

Ben bu iyi örneklerle umutluyum Antalya’nın geleceği için bir “ortak akıl ekosistemi” oluşturabileceğimize inanıyorum.

Çünkü Antalya’nın geleceğini tek bir kurum, tek bir belediye ya da tek bir sektör tasarlayamaz.

Bu kentin geleceğini, aynı masada birbirini dinleyen ve ortak sorumluluk alan aktörler birlikte tasarlayabilir.

- Nasıl bir Antalya hayal ediyorsunuz ve bu geleceğe katkı sunmak adına geride nasıl bir miras bırakmak istiyorsunuz?

Ben Antalya’yı yalnızca daha zengin bir kent olarak değil, daha akıllı, daha adil, daha yeşil ve hafızasına sahip çıkan bir kent olarak görmek istiyorum. Antalya’nın bir yanında antik kentler, diğer yanında dünyanın en önemli tarım alanlarından biri; bir yanında deniz, diğer yanında Toroslar var. Böyle bir coğrafyanın geleceğini yalnızca beton ve turizm gelirleri üzerinden tarif edemeyiz. Ben çocukların ve gençlerin bu kentte “geçmişimiz ne kadar zenginmiş” demekle kalmadığı, “bu mirası biz nasıl daha ileri taşıyacağız?” diye düşündüğü bir Antalya istiyorum. Kendi adıma bırakmak istediğim miras ise bir bina ya da bir makam değil. İnsanların birbirine dokunduğu işler bırakmak istiyorum. Bir genç girişimciye cesaret verebildiysem, bir kadının kendi gücünü fark etmesine katkım olduysa, bir kültürel değerin unutulmasını engellediysem, doğanın korunması için bir kişinin daha harekete geçmesini sağlayabildiysem benim için en değerli miras budur. Çünkü sonunda geriye sahip olduklarımız değil, başkalarının hayatında yarattığımız dönüşüm kalıyor.

- Antalya’nın tarihinde yeterince tanınmayan ancak yeni nesillerin mutlaka öğrenmesi gerektiğini düşündüğünüz kadınlar kimlerdir?

Aslında benim cevabım çok uzun değil: Antalya’nın kadın tarihini yeniden yazarken yalnızca “ünlü kadınları” aramamalıyız. Tarlada çalışan kadın, serada üretim yapan kadın, otel sektöründe çalışan kadın, öğretmen, sanatçı, bilim insanı, girişimci, kooperatifçi, evinde üretim yapan kadın… Bütün bunlar Antalya’nın yaşayan tarihidir. Geçmişin DNA’sı, kuşaktan kuşağa yalnızca eserlerle değil, insanla, kültürle ve yaşamla aktarılır. Çünkü bir kenti yaşatan geçmişi değil; geçmişinden aldığı güçle geleceğini kurabilmesidir.