Özgür dünler

İnsan hafızası tuhaftır. Acıları törpüler, güzellikleri parlatır. Bu yüzden geçmiş yaşandığı gibi değil de hatırlandığı gibi kalır çoğu zaman. Belki de bu yüzden her kuşak, kendinden öncekini biraz daha zarif, biraz daha vicdanlı, biraz daha güzel hatırlar.

Oysa toplum, bir gün içinde değişmez. Ne nezaket bir gecede kaybolur ne de dayanışma bir sabah ansızın terk eder insanları. Toplumsal çözülmeler de toplumsal iyileşmeler de uzun zamanların, küçük tercihlerin ve sessiz kabullerin bir sonucudur.

Bugün sıkça duyduğumuz bir yakınma var: "Eskisi gibi değil", "Eskiden her şeyin tadı başkaydı", "Çiçekler daha güzel kokardı", "İnsanlar daha dürüsttü"... Bu cümleleri neredeyse hepimiz kuruyor ya da en az bir kez duyuyoruz. Peki, eskisi gibi olmayan tam olarak ne, gerçekten eksilen ne? Bence sorumluluk. Çünkü geçmişi bu kadar güzelleştirirken bugünü kimin inşa ettiğini unutuyoruz. Bugünü eleştiren de bugünün insanı. Bu yüzden bugünden şikâyet etmek, biraz da kendimizle yüzleşmeyi gerektirir. Eğer o "güzel günler"in tanığıysak bugünün bu hale gelmesinde payımızı da konuşmak zorundayız. Eğer o günleri hiç yaşamadıysak bile, yarının geçmişini kuracak olan yine biziz.

Toplum kendiliğinden değişmez. Dayanışma da öyle; emek verilmeden filizlenmez. Güven, saygı, nezaket ve adalet gökten düşmez. Bunların her biri, insanların her gün yeniden ürettiği toplumsal değerlerdir. Sosyolojinin bize söylediği en temel gerçeklerden biri de budur: Toplum, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin toplamıdır. Bu yüzden "İnsanlar eskiden daha iyiydi" demek kolaydır. Zor olan ise bugün bir insanın yükünü hafifletmek, bir emeği görünür kılmak, haksızlık karşısında sessiz kalmamak ve dayanışmayı yeniden üretmektir.

Eğer birbirimizi daha az duyuyorsak, bir emeği görmezden geliyorsak, adaletsizlik karşısında susuyorsak, komşumuzun derdi bize yük gibi geliyorsa, bunun sorumlusu yalnızca zaman olabilir mi? Zamanın ahlakı yoktur. Vicdanı da yoktur. Bunlar yalnızca insan olana aittir. Zamanı iyi ya da kötü yapan, onu yaşayan insanların tercihidir.

Toplum dediğimiz şey de aslında bundan ibarettir; birbirine karşı sorumluluk hisseden insanların kurduğu görünmez sözleşme. O sözleşme zayıfladığında yalnızca ilişkiler değil, umut da eksilir. Çünkü güven, yasalardan önce insanların birbirine verdiği değerden doğar. Dayanışma ise büyük söylemlerle değil, küçük fedakârlıklarla büyür.
En kolay olan, geçmişi övmektir. Çünkü geçmiş bizden artık hiçbir şey istemez. Oysa bugün ister. Bugün, emek ister, cesaret ister, bir başkasının hakkını kendi hakkın kadar savunmayı ister. Görünmeyen emeği görünür kılmayı, teşekkür etmeyi, paylaşmayı, omuz vermeyi ister.

Belki de özlediğimiz şey eski yıllar değildir. Özlediğimiz; insanın insana yük değil, yoldaş olduğu zamanlardır. Özlediğimiz; birbirini gören, emeğe değer veren, karşılıksız dayanışan insanların kurduğu güven duygusudur. Ama o zamanlar kendiliğinden var olmadı. Birileri selam vermeyi sürdürdü. Birileri paylaşmaktan vazgeçmedi. Birileri haksızlık karşısında susmadı. Birileri emeğin kıymetini bildi. Yani o güzel dediğimiz günler, onları güzelleştiren insanların omuzlarında yükseldi.

Şimdi aynı cümleleri kurup bugünden şikâyet ederken aynaya bakmayı da unutmamak gerekiyor. Çünkü bugünü yalnızca yaşayanlar değil, kuranlar da biziz. Ve yarın birileri bugünü hatırladığında, anlatacakları hikâyede bizim payımız olacak.

Belki de özgür dünler, özlemle hatırladığımız geçmişler değildir. Özgür dünler; geriye dönüp baktığımızda vicdanımızı rahatsız etmeyen, emeğimizi inkâr etmediğimiz ve birbirimize karşı sorumluluğumuzu unutmadan yaşadığımız zamanlardır. Çünkü yarının eski güzel günleri, bugünün sorumluluğuyla kurulacaktır. Ve belki de insanın geçmişini özgür kılan şey, kusursuz yaşamış olması değil; yaşadığı zamana karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olmasıdır.