Siyasetin unuttuğu bilim: Sosyoloji

Hiçbir siyasetçinin söylemlerinde ya da seçim vaatlerinde sosyologlara yeterince yer vermemesi, siyasetin toplumu anlamaya çalışan bilimlerle arasındaki mesafeyi de gösteriyor. Oysa sosyoloji, toplumun bütün hareketini okuma biçimidir.

Sosyoloji, görünenin arkasına bakar. Halıya da bakar ama en çok halının altına süpürülenleri merak eder. Toplumun neden yorulduğunu, neden öfkelendiğini, neden umutsuzlaştığını anlamaya çalışır. Çünkü sosyoloji; kitleleri, grupları, kurumları, sınıfları, mahalleleri, kuşakları, gündelik hayatı, iktidarı, kültürü, tüketimi, medyayı, dijitalleşmeyi, aileyi, eğitimi, kentleri, göçü, toplumsal değişimi ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkileri anlamaya çalışır. Toplumun nasıl düşündüğünü, nasıl yönlendirildiğini, nasıl kutuplaştığını, nasıl yalnızlaştığını, nasıl umutlandığını anlamaya çalışır.

Bugün siyasetin en büyük eksiklerinden biri, toplumu konuşurken toplumu bilimsel olarak dinlememesi. Bu eksiklik yalnızca sosyologların istihdam meselesiyle ilgili de değildir. Asıl mesele, karar alma süreçlerinin toplum bilgisinden uzaklaşmasıdır. Bugün birçok politika; sahayı, insan ilişkilerini, toplumsal psikolojiyi, sınıfsal farklılıkları ve gündelik hayatın gerçekliğini yeterince okumadan hazırlanıyor. Bu yüzden bazen en iyi niyetli projeler bile toplumda karşılık bulmuyor, bazen de toplumun gerçek ihtiyaçları görünmez hâle geliyor. Seçim sonuçlarından gençlerin öfkesine, kent yaşamından toplumsal kutuplaşmaya, yoksulluktan intihara, kurumlardan dijital kültüre kadar birçok mesele sosyolojinin çalışma alanına giriyor. Çünkü toplumu anlamadan yapılan planlar uzun ömürlü olmuyor.

Belki de sosyolojinin siyasette yeterince yer bulamamasının nedenlerinden biri de burada yatıyor. Çünkü sosyoloji, hızlı sloganlar üretmez. Sonuçları birkaç ay içinde ölçülebilecek sihirli çözümler vaat etmez; daha çok soru sorar, daha çok dinler, daha çok anlamaya çalışır. Üstelik bazen rahatsız edici gerçekleri görünür kılar. “Bu politika kimin işine yarıyor, bu sistem kimi dışarıda bırakıyor, eşitsizlikler nasıl yeniden üretiliyor” gibi sorularla yüzleşmek, çoğu zaman mevcut düzeni de sorgulamayı gerektirir. Bu yüzden kısa vadeli siyasi hesaplarla hareket eden anlayışlar için sosyoloji her zaman kullanışlı bir alan olarak görülmeyebilir.

Oysa yapılabildiği yerlerde ne olduğuna bakmak yeterli. Özellikle İskandinav ülkelerinde eğitim politikaları hazırlanırken sosyologlar, pedagoglar ve sosyal bilimciler karar süreçlerine aktif biçimde dahil ediliyor. Finlandiya’nın eğitim reformları uzun soluklu saha araştırmalarıyla şekillendi ve bugün dünyada örnek gösterilen modellerden biri hâline geldi. Fransa’da bazı belediyeler kentsel dönüşüm projelerini sosyologlar eşliğinde yürütüyor, mahalle sakinlerinin gündelik hayatını ve ilişki ağlarını anlamadan adım atmıyor. Brezilya’da Porto Alegre’nin katılımcı bütçe modeli ise sosyal bilimcilerin toplumsal dinamikleri okuma biçimini doğrudan yönetime taşıyan önemli örneklerden biri olarak kabul ediliyor. Çünkü artık biliyoruz ki bir şehrin yalnızca yollarını planlamak yetmiyor, o şehirde yaşayan insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu da anlamak gerekiyor. Toplumu anlayan yönetimler daha sağlam kararlar alıyor.

Toplumun sosyologlara ihtiyacı var. Siyasetin sosyologlara ihtiyacı var. Yerel yönetimlerin, meclislerin, kamu politikalarının, afet yönetiminin, kent planlamasının, eğitim politikalarının, gençlik çalışmalarının ve demokratik katılım süreçlerinin sosyolojik bakışa ihtiyacı var.

Önce çok temel bir yerden başlayalım. Hiçbir parti ayrımı gözetmeden her milletvekilinin bir sosyolog danışmanı olsun. Her belediye başkanının yanında bir sosyolog bulunsun. Partilerin il ve ilçe örgütlerinde sosyologlar yer alsın. Çünkü toplumu anlamadan yönetmeye çalışmak, insanı görmeden politika üretmek anlamına gelir.

Sosyologlar yalnızca araştırma yapan insanlar değildir. Toplumun nabzını tutan, dönüşümleri okuyan, kırılmaları fark eden, insanların neden uzaklaştığını, neden öfkelendiğini, neden birlikte hareket ettiğini anlayabilen insanlardır. Belki de bu yüzden sosyoloji bazı çevreleri rahatsız eder. Çünkü sosyoloji, alışılmış kabulleri sorgular. Normalleşmiş eşitsizlikleri görünür kılar. “Böyle gelmiş böyle gider” cümlesine kolay kolay teslim olmaz. Bourdieu’nun dediği gibi “Sosyoloji; beyni, zihinsel yapıları ve düşünme biçimlerini altüst eder.”

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Milyonlarca insanın hayatına dokunan kararlar alınırken, toplumu anlamaya çalışan bir bilim neden hâlâ masada yok?