Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında hakim olan ideolojik yaklaşım Türkiye'nin güvenlik kültürünün şekillenmesinde etkili olmuştur. Buna göre Türkiye'nin Batılı karakterinin Batılılar tarafından tescil edilmesi önemlidir. Türkiye Batıyla kavgalı kalarak güvende olamaz. Osmanlı İmparatorluğu'nun başına gelenler bunun en güzel ispatıdır. Batıyla mücadele etmenin ve Batı karşında tehdit altında hissetmemenin en iyi yolu Batılı değerleri ülke içi dönüşüm sürecinde geçerli kılmak ve dış politikada Batılı ülkelerle aynı dalga boyunda hareket etmeye çalışmaktır. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyetle ivme kazanan Batılılaşma süreci özünde bir güvenlik stratejisidir. Ne kadar fazla Avrupalı/Batılı olur ve Batı nezdinde bu şekilde kabul edilirsek Batıdan kaynaklanması muhtemel güvenlik riskleri o kadar azalır. Aksi takdirde Batı ailesinin dışında kalmak hem bizi Batı için potansiyel bir tehdide dönüştürür hem de Batı canımızı yakmak için her yolu dener. Batıyı eleştirmek mümkün olduğunca Batının içinden biri olarak ve Batılı bir dil kullanarak yapılmalıdır. Batılı kimliğimizin sorgulamasına fırsat verilmemelidir.
Kurucu zihniyet devletin egemen, merkezi ve üniter yapısını odak noktasına koyarken toplumun homojen ve laik yapısının korumasını da idealize etmiştir. Takip edilen bütün dış politik davranışlar sor kertede bu zihniyetle uyumlu olmak zorunda olmuştur. Türkiye, dış politikasında uzun yıllar macera olarak görülebilecek girişimlerden uzak durmuş ve uluslararası hukukun devlet egemenliğini yücelten ve devletlerin iç işlerine karışılmaması gerektiğini vazeden prensiplerini merkeze almıştır.
Kurucu ideolojinin Osmanlıdan miras aldığı ve daha sonraki yıllarda farklı ideolojik elitler tarafından da benimsenen bir diğer düstur dış ve güvenlik politikası çıkarlarının elde edilmesinde önceliğin uluslararası hukuka ve diplomasiye verilmesi gerektiğidir. Savaşlarda kazanılan başarıların hukuki ve diplomatik düzlemlerde tescil ettirilmemesi bir anlam ifade etmeyecektir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu savaş alanındaki zaferlerini etkili bir şekilde diplomatik başarılara dönüştürmede büyük zorluklar yaşamıştır. Bu durum mümkün olduğu ölçüde bir daha tekrarlanmamalıdır. Türkiye'nin askeri güç kapasitesi büyük güçler karşısında istediklerini almasına izin vermediğinden ve Türkiye'deki hakim güvenlik anlayışına göre ülkemiz dört bir taraftan potansiyel düşmanlarla çevrildiğinden bu sarmaldan kurtulmanın en etkili yolu diplomasi ve uluslararası hukuku etkin olarak kullanmaktır. Türkiye'nin temel sorunu olan yalnızlığını aşmasının en etkili yolu budur. Bununla alakalı bir başka miras da, Türk dış ve güvenlik politikasında 'ahde vefa' ilkesine ve yazılı metinlere büyük önem verilmesidir. Antlaşmalar yazılı hale getirilip kalıcılaştırılmalıdırlar.
Kurucu ideolojik zihniyet farklı tarihlerde bazı sorgulamalara ve karşı duruşlara maruz kalmışsa da bunların en etkili olanı son 18 yıldır Türkiye'de yönetimde olan Ak Parti'nin temsil ettiğidir. Ak Parti elitlerinin ideolojik duruşları güvelik ve dış politika çıkarlarına farklı şekilde bakmalarına neden olmaktadır. Bu farklı bakışın yeni bir güvenlik kültürü oluşturduğunu ileri sürmek abartılı olacaktır, zira güvenliğe ilişkin bakış açıları uzun süreçler içinde şekillenir ve kolayca değişmezler. Fakat Ak Parti'nin dış politikaya ve güveliğe ilişkin ortaya koyduğu yeni söylemler, önümüzdeki on yıllarda devam etmesi durumunda yeni kültürel gerçekliklerin oluşmasına neden olabilir.
Türkiye'nin çevresel gelişmelere fazla müdahalede bulunmaması, temel ilgi alanını ülke içine yöneltmesi ve stratejik yönünü de temelde Batı dünyasına çevirmesi gerekir şeklinde özetlenebilecek laik ve Batıcı güvenlik anlayışı, 2000 sonrasında değişmeye başlamıştır. İlk olarak, Türkiye'nin hem bölgesel hem de küresel gelişmelere eskiye nazaran daha fazla müdahil olmaya başladığını görüyoruz. Çevresinde ve küresel ölçekte barış ve istikrarın oluşmasına katkı vermenin Türkiye'nin kendi içinde de barış ve istikrarı yakalamasında önemli olduğu düşüncesi ortaya çıkmaya başlamıştır. Kurucu zihniyetin aksine, 2000 sonrası yönetim anlayışı Türkiye Cumhuriyeti'ni eskiden kopuk tamamen yeni bir siyasi oluşum olarak görmemekte, bilakis Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı şeklinde yorumlamaktadır. Türkiye modern zamanların Osmanlı İmparatorluğu ruhunu yaşatacak bir ülke olmalı ve etki alanını olabildiğince geniş bir coğrafi düzlem bağlamında tanımlamalıdır. Bu zihniyete göre Türkiye ulusal dış ve güvenlik politikası çıkarlarını sadece Anadolu coğrafyasını baz alarak değil, bilakis Osmanlı İmparatorluğu'nun üzerinde geliştiği coğrafyaları baz alarak tanımlamalıdır. Dünya gücü olmak geniş stratejik ufka sahip olmayı gerektirir. Stratejik genişleme sadece dış gelişmelerin ülke içi gelişmeleri yakından etkilemeye başlamasıyla açıklanamaz, bu aynı zamanda Türkiye'ye Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalan stratejik bir miras ve tarihi bir sorumluluktur.
İkinci olarak, dış ve güvenlik politikası devlet merkezli olmaktan çıkıp yavaş yavaş toplum ve insan merkezli olmaya başlamıştır. Bu sürecin başlamasında hiç kuşkusuz AK Parti elitlerinin kendilerine muhalif olan bürokratik elitleri geriletmek istemesi etkili olmuştur. Eski elitlere meşruiyet kazandıran iç ve dış politik yaklaşımlar sorgulanmaya başlamıştır. Güvenliksizleştirme olarak adlandırılan süreç sayesinde olası güvenlik sorunlarının birer birer siyasi düzleme taşınarak çözüme kavuşturulmak istenmesi, son kertede bu sorunların devamından faydalanan kesimleri geriletmek adına düşünülmüştür. Ülkenin etrafının düşmanlarla çevrili olduğu düşünce yapısı tam aşılmadan, yerleşmiş askerî güvenlik elitinin zemin kaybetmesi pek mümkün olamayacaktı.
Güvenliğe bakışta askerî bakış açsının gerilemeye başlayıp, ekonomik, medeniyet ve toplumsal bakış açılarının daha fazla ön olan çıkmaya başlaması AK Parti zihniyetinin beraberinde getirdiği bir diğer yeniliktir. Buna göre gerçek güvenlik uzun vadeli kalıcı toplumsal barışın tesis edilmesinden (ayrılıkçı etnik Kürt sorunun çözülmesiyle birlikte), ülke içindeki yapısal ekonomik sorunların çözülüp Türkiye'nin zenginleşmesinden ve Türkiye'nin coğrafyasında yer alan ülkelerle olan karşılıklı bağımlılık ilişkilerini güçlendirmesinden geçer. Toplumsal barış ve bölgesel entegrasyon uzun vadeli güvenlik için gereklidir.
Ak Parti hükümetlerinin politikalarına etki eden bu düşünce özellikle Ak Parti'nin yönetimde olduğu ilk on yıllık zaman diliminde geçerli olmuştur. 2012'den bu yana yaşanan gelişmelere baktığımızda ise güvenliğe devlet perspektifinden bakma, askeri güç unsurlarını sıklıkla kullanma, içeride ve dışarıda devamlı surette potansiyel tehdit unsurları arama ve Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur yönündeki pratiklerin ivme kazandığını görüyoruz. Türkiye'nin Suriye ile yaşadıkları bu iki sürecin nasıl birbirini takip ettiğini açıkça göstermektedir. Devletin güvenlik zihniyetini dönüştürmeye çalışan zihniyetin giderek devlet odaklı hakim güvenlik zihniyeti tarafından kuşatıldığını görüyoruz.
Ak Parti zihniyetini kurucu zihniyetten ayıran en önemli unsurlardan bir tanesi Türkiye'nin ulusal kimliğinin belirlenmesinde Batı ve Batılı değerlerin sahip olduğu konumun zayıflaması ve İslami ve Ortadoğulu değerlerin daha fazla ön plana çıkmaya başlamasıdır. Türkiye'nin kendi milli kimliğinde İslam vurgusunun artıyor olması kaçınılmaz bir şekilde Türk dış politikasında da İslami coğrafyalarda olan gelişmelere karşı daha fazla ilginin oluşmasına neden olmaktadır.
İdeolojiyle güvenliğe bakış arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Türkiye bu bağlamda ideal bir laboratuvardır.