İnsan, yanlış olduğunu bildiği bir şeye ne kadar süre maruz kalırsa onu normal kabul etmeye başlar? Sanırım bir toplumdaki değişimi bazen yeni kabullerinden önce, eski itirazlarının ne kadarını koruyabildiğine bakarak anlamak mümkün.
İlk karşılaştığımızda bizi şaşırtan, rahatsız eden, hatta öfkelendiren bir şey, tekrarlandıkça tanıdık hale geliyor. Tanıdık olan ise bir süre sonra olağan görünmeye başlıyor. Bir zamanlar itiraz ettiğimiz davranışı görmezden geliyor, bizi rahatsız eden dili artık duymuyor, açık bir haksızlığı sürekliliğinden meşruiyet devşirerek kabulleniyoruz. Yanlış ortadan kalkmıyor, ona verdiğimiz tepki giderek azalıyor. Sosyoloji biraz da bu yüzden normal dediğimiz şeyden kuşkulanmayı öğretir insana. Çünkü toplumsal olan, zamanla doğal ve kaçınılmaz görünme gücü kazanır.
Berger ve Luckmann’ın anlattığı biçimiyle gündelik gerçeklik tekrarlarla kurulur. İnsanların ürettiği davranışlar zamanla kurumlaşır; sonra dönüp onları üreten insanlara sanki öteden beri varmış, başka türlüsü mümkün değilmiş gibi görünür. “Böyle gelmiş, böyle gider” dediğimiz pek çok şeyin arkasında biraz da bu vardır. Kendi kurduğumuz düzenin karşısında, onu değiştiremeyecekmişiz gibi dururuz.
Bourdieu buna başka bir yerden bakar. Bir düzen yeterince uzun sürdüğünde davranışlarımızı, neyi mümkün ve makul bulduğumuzu, hatta neyi tartışmaya değer gördüğümüzü biçimlendirir. Onun doxa dediği alan burada oluşur; artık savunulmasına bile ihtiyaç duyulmayan kabuller… Soru sormadığımız için doğru sandığımız, çok tekrarlandığı için doğal kabul ettiğimiz şeyler… Tehlikeli eşik de bu aslında. Çünkü bir yanlışın karşısında onu savunanların çoğalması kadar, ona şaşıranların azalması da önemlidir.
Gramsci’nin hegemonya kavramını siyasal iktidarın sınırlarının ötesinde de düşünmek gerekir. Bir düzen, kendi ölçülerini, dilini ve kabullerini insanların sağduyusuna yerleştirebildiği ölçüde güç kazanır. Zorlamaya ihtiyaç duymadan neyin makul, mümkün ve kabul edilebilir olduğuna ilişkin sınırları belirlemeye başlar. Bir süre sonra “Başka türlüsü mümkün mü” sorusu bile akla gelmez. İtiraz edilmesi gereken şey, hayatın değişmez gerçeği gibi anlatılmaya başlanır.
Bourdieu’nün sembolik şiddet dediği şeyin inceliği de burada. Tahakküm; bağırarak, yasaklayarak ya da açıkça zorlayarak işleyebildiği gibi gündelik hayatın içine de yerleşebilir. Öylesine olağanlaşır ki ona maruz kalanlar da tanık olanlar da düzenin dilini kullanmaya başlar. Bu nedenle normal ile doğru arasındaki ayrımı korumak önemli.
Bir davranışın yaygınlaşması onu haklı kılmaz. Çok kişinin aynı şeyi yapması onu ahlaki hale getirmez. Herkesin susması da olan biteni kabul edilebilir kılmaz. Durkheim’ın sosyolojiye bıraktığı önemli ayrımlardan biri burada hâlâ kıymetli. Bir olgunun toplumda yaygın olması, onun ahlaken iyi olduğu anlamına gelmez. Sosyolojik anlamda normal olan ile olması gereken aynı şey değildir.
Toplumların değerleri büyük kırılmaların yanı sıra küçük kabuller, ertelenen itirazlar ve belki en çok da giderek kaybettiğimiz hayret duygusuyla aşınıyor. Hayrete yalnızca şaşırmak olarak bakmamak gerekiyor. Hayret, insanın elindeki ölçünün hâlâ çalıştığını gösterir. Bir haksızlık karşısında içimizde bir şey hâlâ “Bu olmamalı” diyorsa orada henüz bütünüyle teslim alınmamış bir yer vardır.
Bu yüzden bazı şeylere alışmamak gerektiğini düşünüyorum. Kabalığa, adaletsizliğe, liyakatsizliğe, kötülüğün sıradanlaşmasına, başkasının acısına kayıtsızlığa, gücün haklılık zannedilmesine… Çünkü alışmak tahammül eşiğini yükseltirken zamanla ölçünün kendisini de değiştirir.
Dün yanlış dediğimiz bir şeyi bugün kaçınılmazlığın diliyle açıklamaya başladığımızda, yanlışla kurduğumuz ilişki de değişir. Yanlış yerinde durur, ona karşı çizdiğimiz sınır ise biraz daha geriye çekilir. Toplumsal aşınma da biraz böyle gerçekleşiyor. Bir sabah uyandığımızda bütün değerlerimizi kaybetmiş olmayız. Her gün bir miktar daha az şaşırmış, biraz daha az itiraz etmiş, biraz daha fazlasını olağan saymışızdır.
Arada bir dönüp kendimize sorular sormamız gerekiyor. Gerçekten normal mi? Yoksa yalnızca çok mu alıştık?