Yoksulluk nasıl can alır?

Banyoda üşümemek için elektrikli soba yakan 20 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Yoksulluk bazen ısınmak istemek kadar basit, bu kadar insani bir ihtiyaç üzerinden can alır. Bir gün önce Karabük’te 80 yaşında bir kadın soğuktan donarak yaşamını yitirdi. Ondan bir gün önce iki aylık bir bebek açlıktan öldü. Bunlar birbirinden kopuk haberler değil; aynı yapısal sorunun farklı hayatlarda aldığı biçimler.

Elektrikli sobanın banyoya girmesi bir tercih değil. Bunun bir zorunlu uyum stratejisi olduğunu artık kabul etmemiz gerekiyor. Yoksulluk koşullarında insanlar hayatta kalabilmek için sürekli risk alır. Buna çoğu zaman idare etmek denir. İdare edilen şey eksik altyapıdır, güvensiz konuttur, yetersiz sosyal korumadır. Günlük hayat bu eksiklikler üzerinden yürütülmeye çalışılır. Ama bazen bu idare etme hâli, geri dönüşü olmayan sonuçlar üretir.

Sosyolojik olarak baktığımızda burada karşımıza çıkan şey, bireysel ihmal ya da talihsizlik değildir. Bu ölümler, yapısal şiddetin tezahürleridir. Yoksulluk insanları sadece gelir kaybıyla değil, sürekli risk altında yaşayarak yıpratır. Güvenli olanla tehlikeli olan arasındaki çizgi, yoksullar için çoğu zaman silikleşir. Çünkü seçenek yoktur, yalnızca mecburiyet vardır.

Bu ölümler bize yoksulluğun ekonomik olduğu kadar, aynı zamanda zamansal ve mekânsal bir eşitsizlik olduğunu da hatırlatıyor. Yoksullar için hayat, sürekli ertelenen bir güvenlik hâlidir. “Sonra yaptırırız”, “şimdilik idare edelim”, “bir süre daha böyle gitsin” cümleleri, yoksulluğun gündelik dilidir. Risk bugüne, güvenlik belirsiz bir geleceğe ötelenir. Bu erteleme hâli, zamanla normalleşir; ta ki bir ölümle yüzleşene kadar.

Ayrıca bu hikâyeler, yoksulluğun nasıl görünmez kılındığını da gösteriyor. Bu insanlar sistemin dışında değil; tam tersine sistemin içinde ama korunaksız bir yerde duruyor. Yoksulluk çoğu zaman yüksek sesle gelmez, gündelik hayatın içine sızar. Soğuk banyolarda, ısıtılmayan odalarda, yeterince beslenemeyen bedenlerde yaşanır. Bir ölüm olduğunda bile çoğu zaman gerçekten görülmez, kısa bir haber olur, birkaç cümleyle geçilir. Sonra hayat kaldığı yerden devam eder. Bu kayıtsızlık sürdükçe her yeni kayıp bir öncekini sessizce siler.

Burada asıl mesele, insanların en temel ihtiyaçlarını kendi başlarına bir şekilde halletmek zorunda bırakılmasıdır. Isınmak, barınmak, karnını doyurmak; bunlar yaratıcılık ya da beceriyle çözülecek meseleler değildir. Ama yoksulluk, insanları sürekli geçici çözümler üretmeye iter. Bu çözümler güvenli değildir, sürdürülebilir değildir ve çoğu zaman tehlikelidir. Sonra biri öldüğünde, "kaza oldu" denir ve hayat devam eder. Oysa ortada kaza değil, sistematik bir ihmaller zinciri vardır.

Yoksulluğu yalnızca rakamlarla tablolarla konuştuğumuzda bu ölümleri kader diye adlandırmak kolaylaşıyor. Oysa bu kader değil. Bu, ihmallerin, eşitsizliklerin ve görmezden gelinen yoksulluğun sonucudur. Isınmanın, barınmanın, güvenli bir yaşamın lüks değil temel bir hak olduğu bir düzen kurulmadıkça bu acılar tekrar edecek. Ve her seferinde "çok yazık" demek, bu düzeni değiştirmeye yetmeyecek.