Yunanistan (3)
Neyse, sonuçta Atina’ya ilk girenler İngilizler olmuştu. Çünkü Churchill ve Stalin çoktan anlaşmışlardı, Yunanistan İngiliz hakimiyetinde kalacaktı. ( Hikayenin aslı şöyle: 1945 yaz ayları, Roosevelt, henüz sağ ama sağlığı çok bozuk, seyahat edemiyor. Moskova da, Churchill ve Stalin kendi aralarında şakalaşıyorlar, Churchill bir kağıda bir şeyler karalıyor, ve kağıdı Stalin’e veriyor, Gürcü her zaman ki zonta kahkahalarından birini atıyor ve kağıdın altına koca bir ‘tık’ işareti yapıyor. Washington, feryadı figan ‘savaş sonu anlaşmaları yalnız ve yalnızca üçümüz arasında yapılacak bir mutabakatı gerektirir!’ dese de Balkanları kaderi böylece çizilmiş oluyor. Kağıtta ne yazıyor diye soracak olursanız, şunlar yazıyormuş; Bulgaristan %75 SSCB-%25 Batı kontrolünde kalacak
Romanya ; %75 Rusya, 25 İngiltere. Yugoslavya 50-50.Yunanistan 75 i bizim 25 i sizin…)
İngilizler Atina’ya geldiklerinde şehrin bir barut fıçısı halinde olduğunu görmüşlerdi. Sürgünde ki Yunan hükümeti geri gelmişti, ama hiçbir gücü yoktu. Durum Fransa ve İtalya’dan çok farklıydı.
İtalya da Komünistler çok disiplinli bir savaş vermişlerdi, hiç yağma yapmamışlar ve yalnızca faşistleri dünyaya geldiklerine pişman etmişlerdi. Fransa da, De Gaulle’un karizması inanılmazdı. O da zor bela düzen ve disiplini kurmuştu. Ama Yunanistan her ikisinden de mahrumdu, ne adam gibi bir lider vardı, ne de asil çeteciler, eline silah alan her Yunanlı bir ölüm makinesine dönüşmüştü.
Komünistler daha derli toplu bir görüntü veriyorlardı, hükümeti zora düşürecek her şeyi yapmışlar sonra da birden istifa etmişlerdi. Akılları sıra İngiliz varlığını bir iç isyan ile def edebilirler ve dost - yoldaş Kızıl orduyu davet edebilirlerdi. Ama Stalin oraya bulaşmak istemiyordu, bu Avrupalı komünistlerin romantizminden bıkmıştı bir türlü anlatamamıştı ki :
’Oğlum, mesele işçi hakları veya işçi cenneti meselesi değil lan… mesele iktidar meselesi’
I-ıh, Fransızlar anlamamıştı, İtalyanlar anlamamıştı, Polonya,Macaristan, Çekoslovakya, ve Almanya’nın doğu bölgelerinin anlamasına ise gerek yoktu. Onlara nasıl olsa kendisi anlatacaktı.
Churchill,iktidarı kaybetmişti ama İngilizler Doğu Akdeniz de ki stratejik konumu medeniyle Yunanistan’ı başı boş bırakmayacaklardı. Yugoslavya komünist partisi Stalin’in aksi yönde ki sert tavsiyesine rağmen Yunanlı partidaşlarına yardım ediyordu. Komünistler eğer, içlerinde ki bölünmeye bir çare bulurlarsa koca ülke armut gibi ellerine düşecekti. Atina şimdiden Komünistlerin kontrolündeydi.
İngilizler ağır topçu kullanarak, işçi semtlerini yerle bir etmişlerdi.
Sonradan oraya yolladıkları sağlık ekiplerine -halkın tepkisinden korkarak- Amerikan üniformaları giydirmiş ve ağızlarına da iri birer sakız sokuşturmuşlardı, basit bir numaraydı ama Yunanlılar yemişti….
Yunanistan iç savaşı dört yıl boyunca- burnumuzun hemen dibinde- sürmüştü, ülke de ne üretim kalmıştı, ne tarım…ne alt yapı vardı, ne işçi, ne öğrenci, ne öğretmen… Kiliseler yıkılmış, okullar yanmış kül olmuştu. Bir tek fabrika bile çalışmıyordu, hiçbir otorite yoktu, ne polis, ne hakim, savcı, avukat…Yunanistan orta çağ karanlığından da beter bir karanlık dönemece girmişti tünelin sonunda ışık falan da yoktu, zaten tünel de yoktu, koca ülke bir enkaz yığınından ibaretti.1949 senesinde Avrupa kendini epeyce toplamıştı, Fransa, İtalya ağırca toparlanmıştı, Almanya 1947 ağır sanayi fuarına bile katılmıştı. İngiltere açtı , ama kuyruğu dik tutuyordu. Stalin doğu Avrupa’yı ele alarak ABD nin sorumluluklarını azaltmıştı.Amerika şimdi Avrupa’yı ayakta tutmanın yolunu arıyordu.
Yunanistan , ironik bir şekilde, en çok korktuğu Türkler tarafından 1974 senesinde kurtarılacaktı.
Ama o ayrı bir hikaye….