GÜNDEM

Özel Röportaj | Gökçen Özvar - Ekonomik şartlar psikoloji bozuyor

Klinik psikolog Gökçen Özvar, “Ekonomik belirsizlik artık yalnızca maddi bir problem değil; ciddi bir psikolojik yük haline gelmiş durumda. Ekonomik stres, bireylerin güven duygusunu zedeliyor. Sadece bugünü değil, geleceği de kontrol edemiyormuş hissi, aile içi çatışmaları, öfke problemlerini ve depresif belirtileri artırıyor” dedi

Klinik psikolog Gökçen Özvar, psikologların yaşadığı sorunlardan okullarda artan şiddet olaylarının sebepleri ile çözümlerine, ekonomik şartların insanların kendileri ve aile yapıları üzerindeki etkilerinden dijitalleşen dünyanın bireye olan yansımalarına kadar birçok konuda detaylı açıklamalarda bulundu.

İşte Gökçen Özvar’ın Ekspres’ten Selim Çelik'e verdiği röportaj…

-Klinik psikoloji alanına yönelmenizde etkili olan en önemli motivasyon neydi? Mesleğe başlama hikâyenizi anlatır mısınız?

İnsan davranışını, duygularını ve ilişkilerini anlama merakı benim için çok erken yaşlarda başladı. Özellikle çocukların yaşadıkları deneyimlerin yetişkinlikteki ruhsal yapıyı nasıl şekillendirdiğini fark etmek, beni klinik psikoloji alanına yönlendiren en önemli motivasyonlardan biri oldu. Lisans sürecinde Klinik Psikolog olacağımı bildiğim için mezun olur olmaz uzmanlık eğitimimi tamamladım ve yetkinliğimi elime alarak mesleğime başladım.

-Psikologluk mesleğinin sizi en çok zorlayan tarafı nedir? Duygusal yükle baş etmek için nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Bu mesleğin en zor taraflarından biri, insanların acılarına tanıklık ederken aynı zamanda profesyonel dengeyi koruyabilmek. Özellikle çocuklarla çalışırken ihmal, kayıp, travma ya da aile içi çatışmalar gibi durumlar zaman zaman duygusal olarak ağır olabiliyor. Ancak psikologların en önemli sorumluluklarından biri kendi psikolojik dayanıklılığını da koruyabilmesi. Ben bu noktada süpervizyon, mesleki destek, kişisel sınırlar ve düzenli öz bakımın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ruh sağlığı çalışanının da ruh sağlığını koruması gerekiyor.

-Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve geçim sıkıntısının insanların ruh sağlığı üzerindeki etkilerini son yıllarda nasıl gözlemliyorsunuz?

Ekonomik belirsizlik artık yalnızca maddi bir problem değil; ciddi bir psikolojik yük haline gelmiş durumda. İnsanlarda yoğun kaygı, gelecek korkusu, tükenmişlik ve umutsuzluk duygularını daha sık görüyoruz. Özellikle uzun süreli ekonomik stres, bireylerin güven duygusunu zedeliyor. İnsanlar yalnızca bugünü değil, geleceği de kontrol edemiyormuş hissine kapılıyor. Bu durum aile içi çatışmaları, öfke problemlerini ve depresif belirtileri artırabiliyor.

-Özellikle gençler ve aileler arasında ekonomik kaygının yol açtığı en yaygın psikolojik sorunlar sizce nelerdir?

Gençlerde en sık gördüğümüz durumlardan biri gelecek kaygısı ve yetersizlik hissi. “Ne yaparsam yapayım yetmeyecek” düşüncesi çok yaygınlaştı. Bu da motivasyon kaybına, kaygı bozukluklarına ve depresif belirtilere yol açabiliyor. Ailelerde ise ekonomik baskı çoğu zaman iletişime yansıyor. Tahammül azalıyor, çatışmalar artıyor. Çocuklar da evdeki bu stres ortamından doğrudan etkileniyor.

Son dönemde okullarda artan şiddet olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çocuklar ve gençler neden daha öfkeli hale geliyor?

Bir çocuğun şiddete yönelmesi çoğu zaman bir sonuçtur. Arkasında çoğunlukla görülmeme, değersizlik, ihmal, yoğun stres, sınır eksikliği ya da duygularını sağlıklı ifade edememe gibi durumlar vardır. Günümüzde çocuklar çok fazla uyaran altında büyüyor ancak duygusal düzenleme becerileri aynı hızla gelişmeyebiliyor. Ayrıca sosyal medya, şiddet içerikleri, akademik baskı ve yalnızlaşma da öfkeyi artıran faktörler arasında. Çocukların yalnızca akademik olarak değil, duygusal olarak da desteklenmesi gerekiyor.

Aile yapısındaki değişimlerin ve eski tip aile yapısından uzaklaşmanın çocukların davranışları ve psikolojik gelişimleri üzerinde nasıl bir etkisi var?

Toplum değiştikçe aile yapıları da dönüşüyor. Burada önemli olan eski ya da yeni aile modeli değil; çocuğun duygusal ihtiyaçlarının ne kadar karşılandığı. Çocukların en temel ihtiyacı hâlâ aynı: Güvenli ilişki, görülmek ve anlaşılmak.

Dijitalleşme ve sosyal medya kullanımının özellikle gençlerin psikolojisi üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğunu düşünüyorsunuz?

Sosyal medya gençler için hem güçlü bir sosyal bağlantı alanı hem de ciddi bir psikolojik baskı kaynağı olabiliyor. Sürekli karşılaştırma kültürü içerisinde büyüyen gençlerde yetersizlik hissi, beden algısı problemleri ve sosyal kaygı artabiliyor. Ayrıca hızlı tüketim kültürü dikkat süresini azaltırken sabır toleransını da düşürebiliyor. Özellikle çocukların ekranla değil, gerçek ilişkilerle geliştiğini unutmamak gerekiyor.

Sizce Türkiye’de toplumsal anlamda bir sosyolojik bozulma yaşanıyor mu? İnsan ilişkilerindeki değişimi nasıl okuyorsunuz?

İnsan ilişkilerinde belirgin bir tahammül azalması olduğunu düşünüyorum. İnsanlar daha yorgun, daha kaygılı ve daha yalnız hissediyor. Bu durum empatiyi ve iletişimi de etkiliyor. Ekonomik kaygılarla beraber insanların doğru-yanlış algısında da sapmalar yaşanıyor aynı zamanda psikopatolojilerin alevlenmesine ve insanların huzursuzlaşmasına neden oluyor. Toplum olarak yeniden güvenli, huzurlu ve sağlıklı iletişim alanlarını güçlendirmeye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum.

-Özellikle son yıllarda artan okullarda şiddet olaylarının sebepleri neler?

Aile içinde yaşanan çatışmalar, eleştirel ya da mesafeli ebeveyn tutumları, duyguların ifade edilmesine izin verilmemesi gibi durumlar çocukta biriken bir stres yaratır. Okulda akran ilişkilerinde yaşanan zorlanmalar, dışlanma ya da zorbalık da bu yükü artırır. Çocuklar çoğu zaman bu duyguları kelimelerle ifade edemez; bu yüzden davranışlarıyla anlatırlar. Bu noktada ekonomik ya da kültürel faktörlerin etkisi vardır. Ancak bunlar tek başına açıklayıcı değildir. Ekonomik zorluklar aile içi stresi artırabilir ve bu durum çocuğa da yansır. Kültürel olarak ise bazı inançlar — örneğin ‘güçlü olmak için sert olmak gerekir’ gibi — şiddeti meşrulaştırabilir. Ama unutulmaması gereken şu: Aynı koşullarda büyüyen her çocuk şiddete yönelmez. Burada belirleyici olan, çocuğun sahip olduğu psikolojik beceriler ve destek sistemleridir.

-Çocukların şiddete yönelmesinde sosyal medya veya TV yapımlarının payı var mıdır?

Sosyal medya ve televizyon yapımlarının etkisi vardır. Ancak bunu iyi tahlil etmek gerekiyor. Bu araçlar doğrudan şiddet üretmez ama güçlü bir modelleme etkisi yaratır. Şiddetin normalleştiği ya da ödüllendirildiği içeriklere maruz kalan çocuklar, bunu bir problem çözme yöntemi olarak öğrenebilir. Ayrıca sürekli şiddet görmek, zamanla duyarsızlaşmaya yol açar ve empatiyi azaltır. Sosyal medya ise özellikle siber zorbalık yoluyla çocuğun stresini sürekli hale getirebilir

- Okullarda şiddet sorununun çözümü nedir?

Bu tür olayların tekrar yaşanmaması için en önemli adım, yalnızca davranışı cezalandırmak yerine altında yatan nedenleri anlamaya çalışmaktır. Aileler için; çocukların duygularını ifade edebileceği güvenli bir alan yaratmak, onları yargılamadan dinlemek ve şiddetsiz iletişim modeli olmak çok önemlidir. Okullar için; sosyal-duygusal becerileri geliştiren programların uygulanması, akran zorbalığına karşı sistematik müdahale planlarının oluşturulması ve öğretmenlerin erken uyarı işaretlerini fark edebilmesi kritik rol oynar. Bireysel düzeyde ise terapi süreçleriyle çocukların duygu düzenleme, problem çözme ve düşünce kalıplarını yeniden yapılandırma becerileri desteklenmelidir.”

-Psikologlara ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları hakkında ne düşünüyorsunuz? Meslektaşlarınız arasında bir kaygı ortamı oluştu mu?

Sağlık çalışanına yönelik şiddet çok ciddi bir toplumsal sorun. Yardım vermeye çalışan kişilerin şiddete maruz kalması yalnızca bireysel değil, sistemsel bir problem olduğunu da gösteriyor. Elbette bu durum meslek örgütlerimiz ve meslektaşlarımız arasında kaygı yaratıyor. Güvende hissetmeden hizmet vermek hem çalışanı hem hizmet alan kişiyi olumsuz etkiliyor.

-Ruh sağlığı alanında çalışan uzmanların çalışma koşulları Türkiye’de yeterince korunuyor mu?

Ruh sağlığı çalışanlarının hem fiziksel hem psikolojik olarak daha fazla desteklenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özellikle yetersiz istihdam, yetersiz toplum sağlığı merkezi sebebiyle toplum ruh sağlığını koruyucu alanlar çok eksik. Mesleki sınırların korunamaması çok önemli sorunlar arasında. Ruh sağlığı Meslek Yasasının olmaması tüm psikologların ortak problemi.

-Antalya’nın son yıllarda hızla artan nüfusu sizce kent yaşamını ve insan psikolojisini nasıl etkiliyor? Göç alan bir şehir olan Antalya’da kültürel çeşitlilik ile sosyal uyum arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Antalya’mız son yıllarda çok hızlı büyüyen ve yoğun göç alan bir şehir haline geldi. Bu durum bir yandan kültürel çeşitliliği artırırken diğer yandan aidiyet, uyum ve kent stresi gibi konuları da beraberinde getiriyor. Kalabalıklaşan şehir yapısı, trafik, yaşam maliyetlerinin artması ve sosyal alanların yetersiz kalması insanların günlük stres düzeylerini etkileyebiliyor. Ancak doğru sosyal politikalar ve toplumsal uyum çalışmalarıyla kültürel çeşitlilik aynı zamanda büyük bir zenginlik de olabilir.

-Artan betonlaşma, yeşil alanların azalması ve plansız kentleşmenin insan psikolojisi üzerinde nasıl etkileri oluyor?

İnsan psikolojisi doğayla temas etmeye ihtiyaç duyar. Araştırmalar yeşil alanların stres düzeyini azalttığını, dikkat ve duygusal düzenleme üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteriyor. Betonlaşma arttıkça insanlar daha sıkışmış, daha gergin ve daha kopuk hissedebiliyor. Özellikle çocukların doğayla temas edebilmesi psikolojik gelişimleri açısından çok önemli.

-Günümüzde insanlar psikolojik destek almaya geçmişe göre daha açık mı? Toplumun terapiye bakışı sizce değişti mi?

Evet, geçmişe kıyasla psikolojik destek alma konusunda daha fazla farkındalık olduğunu düşünüyorum. Özellikle genç kuşakta terapiye yönelik önyargılar azalmaya başladı. İnsanlar artık yalnızca “çok kötü olduklarında” değil, kendilerini daha iyi tanımak ve geliştirmek için de terapiye başvurabiliyor. Bu çok kıymetli bir değişim.

-Tüm bu toplumsal değişimler içinde bireylerin ruh sağlığını koruyabilmesi için en önemli öneriniz ne olur?

İnsanların kendi duygularıyla temas kurabilmesi çok önemli. Sürekli güçlü görünmeye çalışmak yerine zorlandığımızı kabul edebilmek, destek istemek ve sosyal bağlarımızı korumak ruh sağlığı açısından koruyucu faktörlerdir. Ayrıca uyku düzeni, fiziksel hareket, sosyal ilişkiler ve ekran kullanım dengesi düşündüğümüzden çok daha büyük bir etkiye sahip.

-Son olarak, psikolog olmayan bir kişiye vereceğiniz tavsiye en olurdu?

İnsan olmak zaman zaman güçlü hissetmek zaman zaman yorulmak zaman zaman kaygılanmak ve zorlanmak demektir. Kendinize karşı daha şefkatli olma çabası göstermek iyileşmenin ilk adımıdır.