İnsanların büyük bölümü karar alırken, plan yaparken veya günlük yaşamın stresleriyle başa çıkarken zihninde sürekli bir iç ses bulunduğunu düşünüyor. Ancak son yıllarda psikoloji ve nörobilim alanında yapılan araştırmalar, herkesin aynı şekilde düşünmediğini ortaya koydu. Bilimsel araştırmalara göre, kendi kendine konuşan bir iç monoloğu olmayan (hiç iç sesi olmayan) kişilerin oranı yaklaşık yüzde 5 ile yüzde 10 arasındadır. Uzman Psikolog Anıl Yıldız, bazı bireylerin düşüncelerini kelimelerle ifade eden belirgin bir iç sese sahip olduğunu, bazılarının ise olayları görüntüler, kavramlar ve duygusal izlenimler üzerinden işlediğini söyledi.
‘HERKES AYNI ZİHİNSEL DENEYİMİ YAŞAMIYOR’
İç monoloğun, bireyin dış dünyaya yansıtmadığı ancak zihninde sürdürdüğü sessiz konuşma biçimi olarak tanımlandığını belirten Yıldız, “Bunu yapmalı mıyım, acaba doğru mu söyledim, yarın nasıl olacak? Birçoğumuz için bu cümleler oldukça tanıdık. Gün içerisinde zihnimizde sürekli devam eden bir konuşma vardır ve çoğu zaman bunu herkesin yaşadığını düşünürüz. Oysa son yıllarda psikoloji ve nörobilim alanında yapılan çalışmalar, insanların düşünme biçimlerinin sandığımızdan çok daha farklı olduğunu ortaya koyuyor. Bazı bireyler düşüncelerini kelimelerle ifade eden belirgin bir iç sese sahipken, bazıları ise olayları görüntüler, kavramlar veya duygusal izlenimler üzerinden işliyor. Yani herkes aynı zihinsel deneyimi yaşamıyor” dedi.
‘BU DURUM BİR EKSİKLİK DEĞİL’
İç sese sahip olmamanın bir bozukluk ya da yetersizlik olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Yıldız, “Bu durum bir eksiklik ya da psikolojik sorun değildir. Aksine beynin bilgiyi işleme yollarındaki doğal çeşitliliğin bir göstergesidir. Nasıl ki her insanın öğrenme biçimi, kişilik özellikleri ve problem çözme yöntemi farklıysa, düşünme şekli de birbirinden farklı olabilir” diye konuştu.
‘TERAPİ SÜREÇLERİNDE DE GÖRÜLÜYOR’
Danışanlarıyla yaptığı görüşmelerde bu farklılıkları sık sık gözlemlediğini belirten Yıldız, bazı kişilerin yaşadıkları olayları ayrıntılı iç diyaloglarla anlattığını, bazılarının ise yalnızca hissettikleri duyguları tarif edebildiğini söyledi. Yıldız, “Terapi süreçlerinde bazı danışanlar yaşadıkları olayları uzun uzun iç konuşmalarla anlatıyor. Bazıları ise ‘Ne düşündüğümü değil, sadece yoğun bir his yaşadığımı biliyorum’ diyor. Her iki deneyim de son derece normaldir. İnsan zihni tek tip çalışan bir sistem değildir” ifadelerini kullandı.
‘ÖNEMLİ OLAN İÇ SESİN VARLIĞI DEĞİL, ONUNLA KURULAN İLİŞKİ’
Toplumun çoğu zaman kendi zihinsel deneyimini herkes için geçerli kabul ettiğini dile getiren Yıldız, “Bazen sessiz kalan birini hiç düşünmüyor diye değerlendirebiliyor ya da sürekli düşünen birini fazla kafaya takıyor şeklinde etiketleyebiliyoruz. Oysa burada önemli olan iç sesin varlığı ya da yokluğu değil, kişinin düşünce süreçleriyle nasıl bir ilişki kurduğudur” dedi.
‘ACIMASIZ İÇ KONUŞMALAR KAYGIYI ARTIRABİLİYOR’
İç sesin her zaman faydalı olmadığını belirten Yıldız, kişinin kendisiyle kurduğu iç diyaloğun psikolojik sağlığı üzerinde doğrudan etkili olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: “Eğer iç konuşma sürekli eleştiren, yargılayan ve kişiyi değersiz hissettiren bir yapıya sahipse zamanla kaygı ve stres düzeyi artabilir. Buna karşılık destekleyici ve gerçekçi bir iç diyalog psikolojik dayanıklılığı güçlendirebilir. Psikolojik iyi oluş yalnızca ne düşündüğümüzle değil, kendimizle nasıl konuştuğumuzla da yakından ilişkilidir.”
‘İÇ SES SERT BİR ELEŞTİRMEN GİBİ ÇALIŞABİLİYOR’
Özellikle mükemmeliyetçi bireylerde iç sesin daha sert ve yıpratıcı olabildiğini ifade eden Yıldız, “Daha iyi olmalıydın, yeterince başarılı değilsin ya da hata yapmamalısın gibi düşünceler ilk bakışta motive edici gibi görünse de çoğu zaman tükenmişlik, özgüven kaybı ve yoğun kaygıya neden oluyor. İç ses performansı artırmak yerine kişinin üzerinde baskı oluşturabiliyor” dedi.
‘İÇ SESİ OLMAYANLAR DA YOĞUN ŞEKİLDE DÜŞÜNÜYOR’
İç sesi bulunmayan bireylerin daha az düşündüğü yönündeki algının doğru olmadığını vurgulayan Yıldız, karar alma süreçlerinin yalnızca farklı işlediğini söyledi. Yıldız, “İç sesi olmayan bireyler kararlarını çoğu zaman sözel anlatımlar yerine sezgisel, görsel veya kavramsal süreçlerle verirler. Bu onların daha az düşündüğü anlamına gelmez. Sadece beynin bilgiyi organize etme ve işleme biçimi farklıdır” ifadelerini kullandı.
İnsan zihninin son derece zengin ve çeşitlilik gösteren bir yapıya sahip olduğunu belirten Yıldız, sözlerini şöyle tamamladı: “Belki de asıl sormamız gereken soru, herkesin bir iç sesi olup olmadığı değil; kendi zihnimizin çalışma biçimini ne kadar tanıdığımızdır. Zihinsel farklılıkları anlamaya çalışmak hem psikolojik farkındalığımızı artırır hem de insan ilişkilerimizi güçlendirir.”