Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı 2025 Adalet İstatistikleri, Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında yapılan başvurular ve alınan tedbir kararlarındaki dikkat çekici artışı ortaya koydu. Son dokuz yılda 6284 sayılı kanun kapsamında verilen önleyici tedbir kararlarının yaklaşık 5 kat arttığı belirlendi.
Adalet Bakanlığı tarafından kamuoyuyla paylaşılan raporda, 2016-2025 dönemine ait dava sayıları, yargı süreçleri, suç türleri ve mahkemelerin iş yüküne ilişkin kapsamlı veriler yer aldı. Verilere göre, son yıllarda yargı birimlerine gelen dosya sayısında belirgin bir artış yaşanırken, 2025 istatistiklerinde ilk kez 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamındaki tedbir kararlarına da yer verildi.
1 MİLYONU AŞAN TEDBİR KARARI
Rapora göre, yalnızca 2025 yılında 1 milyon 47 bin 288 kişi hakkında uzaklaştırma, silah teslimi, bağımlılık nedeniyle hastaneye yatırma ve teknik takip gibi önleyici tedbir kararları uygulandı. Bu kararların 876 bin 241’ini, yani yüzde 83’ünü uzaklaştırma tedbirleri oluşturdu. Bu kapsamda şiddet uygulayan kişilerin mağdura, konutuna, çocuklarına ya da yakınlarına yaklaşması ve iletişim kurması yasaklandı.
6284 kapsamında silah taşıma zorunluluğu bulunan kamu görevlilerine yönelik tedbirler de dikkat çekti. Bu çerçevede 3 bin 414 kişi hakkında toplam 4 bin 713 silah teslimi tedbir kararı verildi. Koruyucu tedbir kararlarında da artış kaydedildi. 2025 yılında toplam 22 bin 618 koruyucu tedbir kararı alınırken, bu kararların yüzde 79’unu kadınlar oluşturdu. Ayrıca 11 bin 541 kişi için kimlik bilgilerinin gizlenmesine karar verildi. 1641 kişiye barınma imkânı sağlanırken, 297 kişi için kreş desteği sunuldu. Geçici koruma altına alınan kişi sayısı ise 1526 olarak kayıtlara geçti.
‘ŞİDDETİN TEMELİNDE DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİKLER VAR’
Kadına yönelik şiddetin temelinde köklü ve yapısal toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin yer aldığını vurgulayan Antalya Barosu Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu Kolaylaştırıcısı Gamze Eroğlu, “Dört kadından üçü hayatının en az bir döneminde fiziksel, psikolojik ya da ekonomik şiddetle karşı karşıya kalıyor. Bu tablo, sorunun bireysel değil, toplumsal bir mesele olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılmaması, aksine her geçen gün daha da derinleşmesi, şiddetin artışında belirleyici bir rol oynuyor. Bunun yanında, faillerin yeterince caydırıcı cezalar almaması ve toplumda oluşan cezasızlık algısı da şiddeti besleyen önemli unsurlar arasında yer alıyor” dedi.
Toplumsal roller ve kalıp yargıların şiddeti yeniden ürettiğine dikkat çeken Eroğlu, “Toplumda kadınlara yalnızca ‘anne’ rolünün atfedilmesi, onların birey olarak varlıklarının görmezden gelinmesine yol açıyor. Aynı şekilde erkeklere ‘aile reisi’ olma sorumluluğunun yüklenmesi, güç ve kontrol ilişkisini normalleştiriyor. Kadınların narin, korunmaya muhtaç bireyler olarak tanımlanması ya da erkeklerin duygularını ifade etmemesi gerektiği yönündeki kalıplar, sağlıksız bir toplumsal yapı oluşturuyor. Bu tür yaklaşımlar hem kadınları güçsüzleştiriyor hem de erkekler üzerinde baskı kurarak şiddeti meşrulaştıran bir zemin hazırlıyor” ifadelerini kullandı.
‘GÜNDELİK DİL VE DAVRANIŞLAR ŞİDDETİ NORMALLEŞTİRİYOR’
Toplumda sıkça karşılaşılan cinsiyetçi söylemlerin de şiddeti beslediğini belirten Eroğlu, “Cinsiyetçi fıkralar, küçümseyici ifadeler ve gündelik hayatta sıkça kullanılan kalıp söylemler, özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bu söylemler ilk bakışta masum gibi görünse de zamanla kadınlara yönelik ayrımcılığı ve şiddeti normalleştiren bir etki yaratıyor. Örneğin ev işleri yalnızca kadının sorumluluğuymuş gibi gösterildiğinde, kadının emeği görünmez hale geliyor ve değersizleştiriliyor. Oysa yemek yapmak, temizlik yapmak ya da çocuk bakımı gibi işler herkesin ortak sorumluluğudur. Bu bilincin yerleşmesi için hem bireysel hem de toplumsal düzeyde farkındalık oluşturulması gerekiyor” diye konuştu.
‘İSTANBUL SÖZLEŞMESİ BÜTÜNCÜL BİR YOL HARİTASI SUNUYORDU’
İstanbul Sözleşmesi’nin önemine de değinen Eroğlu, “Bu sözleşme, kadına yönelik şiddetle mücadelede yalnızca cezai yaptırımları değil, aynı zamanda önleyici ve koruyucu mekanizmaları da içeren bütüncül bir yaklaşım sunuyordu. ‘4P’ olarak ifade edilen önleme, koruma, cezalandırma ve bütüncül politikalar başlıkları, devletlerin bu alanda nasıl hareket etmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyordu. Sözleşme, sadece kamu kurumlarını değil, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarını, eğitim kurumlarını, medyayı ve özel sektörü de sürecin bir parçası haline getirerek çok paydaşlı bir mücadele modeli öneriyordu” dedi.
Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesine de değinen Eroğlu, “Kadına yönelik şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir ortamda, böylesine kapsamlı bir sözleşmeden çekilmek hem iç hukuk açısından hem de uluslararası kamuoyu nezdinde olumsuz bir tablo ortaya koymuştur. Türkiye, bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülkelerden biri olarak önemli bir sorumluluk üstlenmişti. Bu nedenle alınan çekilme kararının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
‘İKİNCİL MAĞDURİYET ÖNLENMELİ’
Şiddete maruz kalan kadınların süreç içerisinde ikinci kez mağdur olabildiğine dikkat çeken Eroğlu, “Kadınlar yalnızca şiddet gördükleri anda değil, sonrasında başvuru yaptıkları kurumlarda da çeşitli zorluklarla karşılaşabiliyor. Kolluk kuvvetlerinin yaklaşımı, faille yüz yüze getirilme, yaşam alanlarından uzaklaştırılma ya da çocuklarından ayrı kalma gibi durumlar, mağduriyetin derinleşmesine neden olabiliyor. Bu nedenle sürece dahil olan tüm kurum ve personelin hassasiyetle hareket etmesi ve mağdur odaklı bir yaklaşım benimsemesi son derece önemlidir” dedi.