Türkiye genelinde peş peşe yaşanan okul saldırıları eğitim camiasını yasa boğarken, güvenlik önlemleri ve şiddet eğilimi yeniden tartışmaya açıldı. Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Mersin ve Gaziantep’te meydana gelen olaylar, eğitim yuvalarında ‘duygusal güvenlik’ kavramını ön plana çıkardı.
OKULLARDA NELER YAŞANDI?
Son günlerde eğitim kurumlarını hedef alan şiddet olaylarının kronolojisi şu şekilde oluştu:
Şanlıurfa (Siverek): Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde eski bir öğrencinin silahlı saldırısı sonucu 10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis memuru ve 1 kantin işletmecisi yaralandı. Saldırgan arbede sırasında etkisiz hale getirildi.
Kahramanmaraş: Ayser Çalık Ortaokulu’na düzenlenen silahlı saldırıda 9 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi yaralandı. Olay sonrası özel harekat ekipleri bölgede operasyon düzenledi.
Mersin (Tarsus): Bir lise öğrencisinin okula silahla geldiği ihbarı üzerine harekete geçen ekipler, olası bir faciayı büyümeden önledi. Silah ele geçirilirken öğrenci gözaltına alındı.
Gaziantep (Şahinbey): Mimar Sinan Anadolu Lisesi bahçesinde bir öğrenciye kurusıkı tabancayla ateş açıldı. Yaralananın olmadığı olayda bir şüpheli yakalandı.
‘ŞİDDET, KARMAŞIK BİR TABLONUN ÜRÜNÜ’
Okullarda yaşanan bu sarsıcı olayların ardından psikolojik boyutu değerlendiren Uzman Psikolog Anıl Yıldız, saldırganlığın çok boyutlu bir süreç olduğunu vurguladı. Yıldız, yaşanan süreci ve çözüm yollarını şu ifadelerle dile getirdi: “Son yıllarda dünyada arka arkaya yaşanan okul saldırıları hepimizi derinden sarstı. Bu saldırıları gerçekleştirenlerin çoğunlukla genç hatta bazen çocuk yaştaki bireyler olması ise ayrıca ürkütücü. Bir çocuğun sınıf arkadaşlarına silah doğrultabilmesi, psikolojik açıdan son derece karmaşık bir tablonun ürünüdür ve bu tabloyu anlamak, önlem almanın ilk adımıdır.”
Şiddetin temelinde yatan psikolojik süreçlere ilişkin açıklamalarda bulunan Yıldız, “Psikoloji bilimi bize şunu söylüyor; bu tablo tek bir nedene bağlanamaz. Şiddetin sıradan bir şeymiş gibi sunulduğu ortamlarda büyüyen, duygusal olarak ihmal edilen ya da bizzat şiddete maruz kalan çocuklarda empati gelişimi sekteye uğrayabilir. Normal koşullarda her insan, başkasına zarar vermekten içgüdüsel olarak kaçınır. Ancak bu içgüdü, ağır duygusal yaralar ve olumsuz çevre koşulları bir araya geldiğinde zamanla işlevsiz hale gelebilir. Başkasının acısını hissedemeyen bir birey için şiddet, giderek sıradan ve gerçek dışı bir şeye dönüşür” dedi.
DİJİTAL DÜNYANIN ETKİSİ
Dijital içeriklerin ve sosyal medyanın rolüne de değinen Yıldız, “Şiddet içerikli video oyunları ve sosyal medya tek başına bir çocuğu saldırgana dönüştürmez. Ancak duygusal açıdan zaten kırılgan olan bir birey için bu içerikler tehlikeli bir işlev görebilir. Saatlerce sanal düşmanlar öldüren, ölümü bir oyun mekaniği olarak deneyimleyen bir genç, zamanla gerçek hayattaki şiddetle arasındaki duygusal mesafeyi yitirebilir. Psikolojide 'duyarsızlaşma' olarak adlandırılan bu süreç sinsi ve yavaş işler; ne çocuk fark eder ne de çevresi” diye konuştu.
“Okul saldırılarının faillerinin büyük çoğunluğunun olaydan önce çevrelerine çeşitli sinyaller verdiği bilinmektedir” diyen Yıldız sözlerini şöyle sürdürdü: “Sosyal izolasyon, aşırı ve kontrolsüz öfke, intikam temalı konuşmalar, kendine ya da başkalarına zarar verme düşünceleri bunların başında gelir. Bu işaretler çoğu zaman görmezden gelinir ya da sıradan bir ergenlik bunalımı olarak değerlendirilip geçiştirilir. Oysa bu sessiz çığlıklar zamanında duyulabilseydi, pek çok trajedi önlenebilirdi.”
‘MEDYA HABERCİLİĞİ RİSK OLUŞTURABİLİYOR’
Yıldız, medyanın ‘bulaşma etkisi’ yaratabileceği konusunda da uyarılarda bulunarak şunları söyledi: “Psikolojide 'bulaşma etkisi' olarak bilinen bir olgu da bu saldırılarda önemli bir rol oynamaktadır. Medyada geniş yer bulan saldırılar, kendini değersiz ve görünmez hisseden bazı gençler için çarpıcı bir var olma biçimine dönüşebilmektedir. Faili ön plana çıkaran, adını ve yüzünü defalarca gösteren habercilik anlayışı bu riski ciddi ölçüde artırmaktadır.”
Yıldız, çözüm için ise şu çağrıda bulundu: “Bu tabloyla mücadelenin yolu, çocukları daha erken yaşta tanımaktan ve anlamaktan geçmektedir. Okulların yalnızca akademik değil, duygusal açıdan da güvenli bir alan olması büyük önem taşımaktadır. Öğretmenlerin, ebeveynlerin ve okul psikolojik danışmanlarının uyarı işaretlerini fark edebilmesi için bilinçlendirilmesi şarttır. Bu gençler çoğunlukla kötü doğmadı. Bir yerlerde, bir şeyler çok yanlış gitti ve bu yanlışı görmek hepimizin sorumluluğudur.”