Uzman sosyolog Funda Alpaslan Talay, toplumsal ve psikolojik konularda dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Talay; toplumdaki adalet ve hukuk duygusundan, Antalya’nın göç alan bir şehir olması nedeniyle yaşanan değişimlere; eğitim hayatındaki gençlerin durumundan ekonomik kaygıların insanları sürüklediği psikolojik süreçlere kadar birçok konuda özel değerlendirmeler yaptı.
İşte uzman sosyolog Funda Alpaslan Talay’ın Ekspres’ten Selim Çelik'e verdiği röportaj…
-Toplumda adalet duygusunun zedelenmesi bireylerin davranışlarını nasıl değiştiriyor?
Toplumda adalet duygusu zedelendiğinde bireylerin kurallara uyma motivasyonu ciddi biçimde zayıflıyor. İnsanlar, emek vermenin ve doğru olanı yapmanın karşılık bulmadığını düşündükçe “Ne için çaba gösteriyorum ki?” sorusunu sormaya başlıyor. Bu noktada ya geri çekilmeyi ya da kısa yoldan sonuç almayı tercih ediyorlar. Bu durum, toplumsal bağları aşındırıyor ve çözülme sürecini hızlandırıyor. Kamusal alanda insanlar kendini korunmasız hissediyor. Bu durum çok boyutlu bir kırılganlık yaratıyor.
- Gelir adaletsizliği ve fırsat eşitsizliği toplumsal barışı nasıl etkiliyor?
Gelir ve fırsat adaletsizliği toplumsal barışın altını oyan en temel dinamiklerden biri. Aynı ülkede yaşayan insanların hayatları arasında uçurum oluştuğunda birlikte yaşama duygusu zayıflıyor. İnsanlar ortak kader fikrini kaybediyor, toplum parçalanmış bir yapıya dönüşüyor. Bu durum huzursuzluğu kalıcı hâle getiriyor. İstikrarlı bir iş sahibi olmak, ekonomik sorunları bütünüyle ortadan kaldırmaz; özellikle geçim sıkıntısı yaşayan bireylerde geleceğe dair belirsizlik daha yoğun kaygı ve tükenmişlik yaratır. Bu olay, toplumsal yapıdaki kırılmalar, ekonomik baskılar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir araya gelerek nasıl bir şiddet döngüsü yarattığını gözler önüne seriyor.
-Eşitsizlik arttıkça toplumda öfke ve tahammülsüzlük neden yükseliyor?
Çünkü eşitsizlik sadece maddi değil; onurla da ilgili. İnsanlar görmezden gelindiklerini, yok sayıldıklarını hissettiklerinde öfke birikiyor. Bu öfke çoğu zaman yukarıya yönelmiyor, gündelik hayatta birbirine yöneliyor. Tahammülsüzlük böyle büyüyor.
-Adaletsizlik algısı, insanların devlete ve kurumlara olan güvenini nasıl etkiliyor?
Devlet ve kurumlar adalet üretme kapasitesini kaybettiğinde güven de hızla aşınıyor. İnsanlar haklarını kurumlar üzerinden değil, kişisel ilişkilerle çözmeye çalışıyor. Bu da liyakati, kurumsallığı ve hukuku zayıflatıyor. Güven kaybı, sistemin kendini yeniden üretmesini zorlaştırıyor. Güven hissinin sadece kolluk kuvvetleriyle sağlanamaz. Toplumun tüm kesimlerine dokunan, katılımcı, adil ve iyileştirici bir yaklaşıma ihtiyaç var. Eğitimden medya diline kadar her alanda dönüşüm şart. Toplumsal barışın karşılıklı saygı, empati ve dayanışma ile güçleneceği unutulmamalı. Kalıcı huzur ancak herkesin kendini eşit ve görülmüş hissettiği bir düzende mümkündür. Sosyal bağların güçlenmesi de toplumsal iyileşmenin anahtarıdır.
- Toplumsal tepkiler neden bazen sessiz, bazen de ani ve sert biçimde ortaya çıkıyor?
Uzun süre bastırılan sorunlar birikiyor. İnsanlar konuşarak, talep ederek sonuç alamadıklarını düşündüklerinde sessizleşiyor. O sessizlik, bir eşik aşıldığında ani ve sert tepkilere dönüşebiliyor. Bu durum plansız değil, birikmişliğin sonucu.
- Hukuk önünde eşitlik algısının zayıflaması toplumsal vicdanı nasıl yaralıyor?
Hukukun kişiye göre işlediği düşüncesi yaygınlaştığında toplumsal vicdan ciddi biçimde zarar görüyor. İnsanlar adaletin herkese eşit uygulanmadığını düşündüklerinde haksızlığa karşı ortak bir refleks geliştiremiyor. Bu da toplumu ahlaki olarak yıpratıyor.
- Gençlerin geleceğe dair umutsuzluğu eşitsizlikle ne kadar bağlantılı?
Doğrudan bağlantılı. Gençler, ne kadar emek verirlerse versinler bunun karşılığını alamayacaklarına inanıyor. Eğitim alsalar dahi iş bulamayacaklarını, iş bulsalar bile güvencesiz ve düşük ücretli koşullarda çalışacaklarını düşünüyorlar. Fırsatların adil dağılmadığına dair güçlü bir algı var. Bu da gelecek planı kurmalarını zorlaştırıyor. Umut kaybı bireysel bir ruh hâli değildir. Bu durum, yapısal eşitsizliklerin, ekonomik adaletsizliklerin ve sosyal dışlanmanın sonucudur. İnsanlar emeklerinin değer görmediğine inandığında hayal kurma ve hedef belirleme kapasiteleri zayıflar. Gençler emeklerinin karşılığını alamayacaklarına, fırsatların adil dağılmadığına inandıklarında gelecek planı kurmakta zorlanıyor. Umut kaybı bireysel bir ruh hâli değil, yapısal eşitsizliklerin sonucudur. Onlara sürekli ‘daha çok çalış’, ‘kendini geliştir’ demek yeterli değil. Asıl mesele, emeğin karşılığını veren, adil ve kapsayıcı bir sistemin kurulmasıdır. Psikolojik ve sosyal destekler önemli ancak yapısal sorunlar çözülmeden kalıcı bir iyileşme sağlanamaz. Gençler kendilerini güvende, değerli ve eşit hissettiklerinde geleceğe dair umut da güçlenir. Umudu yeniden inşa etmenin yolu, eşitsizliklerle kararlı bir şekilde mücadele etmekten geçiyor
- Toplumda “hak arama” kültürünün zayıflamasının nedenleri nelerdir?
Hak aramanın sonuç vermediği algısı bu kültürü zayıflatıyor. İnsanlar uzun, yorucu ve belirsiz süreçler yerine susmayı tercih edebiliyor. Ayrıca hak arayanın yalnız bırakıldığı bir ortamda cesaret de hızla tükeniyor.
- Adaletsizlik karşısında bireysel tepkiler mi, kolektif tepkiler mi daha etkili oluyor?
Bireysel tepkiler görünürlük sağlar, kolektif tepkiler dönüşüm yaratır. Kalıcı değişim için ortak taleplerin, dayanışmanın ve örgütlü sesin güçlenmesi gerekir. Tek başına öfke değil, birlikte kurulan söz etkilidir.
- Bu eşitsizlik ve adalet krizinden çıkış için toplum olarak hangi adımlar atılmalı?
Öncelikle adaletin söylemde değil uygulamada eşit olması gerekiyor. Şeffaflık, liyakat ve hesap verebilirlik güçlendirilmeden ilerleme sağlanamaz. Sosyal politikalar lütuf gibi değil, hak temelli düşünülmeli. Toplumun her kesiminin sözünü söyleyebildiği, dinlendiği bir zemin kurulmadan krizler aşılmaz.
- Son zamanlarda ismi sıkça duyulan anomi hastalığı nedir?
Anomi, toplumsal normların zayıfladığı ve bireyin kendini yönsüz, çaresiz ve kontrolsüz hissettiği durumlarda ortaya çıkar. Birey, topluma uyum sağlamasını kolaylaştıran kuralların kaybolduğunu hissettiğinde ruhsal denge bozulabilir ve birey sağlıklı kararlar vermekte zorlanabilir. Özellikle ekonomik sıkıntılar ve gelecek kaygısı, bireyin hem topluma duyduğu güveni hem de kendine olan inancını sarsar. Kişi yaşamında kalıcı bir belirsizlik hali yaşadığında, duygusal dayanıklılığı zayıflar ve öfke gibi yıkıcı tepkiler devreye girebilir. Anomi hali, bireyin toplumla kurduğu bağların zayıflaması nedeniyle yalnızlaşmasına ve bu yalnızlığın kontrolsüz davranışlara dönüşmesine yol açabilir. Haberde çiftin ekonomik sorunlarla mücadele etmesine rağmen her ikisinin de çalışıyor olması, bu anomi durumunu daha da çarpıcı hale getiriyor. Sağlık sektöründe çalışmak, yalnızca iş stresini değil, aynı zamanda duygusal tükenmişliği de beraberinde getirir. Aynı iş yerinde çalışmak ise iş ve özel hayat sınırlarının bulanıklaşmasına yol açarak çiftin gerilimleri eve taşımasına neden olabilir. Bu koşullar, bireylerin birbirine destek olmak yerine daha fazla çatışma yaşamasına zemin hazırlayabilir. Bu durum, ekonomik sıkıntılarla birleştiğinde daha yıpratıcı hale gelir. Geleceğe dair belirsizlik ve güvensizlik duygusu, bireyin ruhsal dengesini bozarak sağlıklı karar alma mekanizmasını zayıflatır.
- Antalya çok yüksek oranda göç alan bir şehir. Bunun Antalya özelinde yansımaları neler olur?
Son yıllarda Antalya, hem iç hem dış göç açısından dikkat çekici bir artış göstermektedir. İç göçte, özellikle büyükşehirlerdeki yaşam maliyetlerinin yükselmesiyle birlikte, Antalya iklimi, yaşam kalitesi ve istihdam olanakları nedeniyle cazibe merkezi haline gelmiştir. Emekli nüfusun yanı sıra genç işgücü de kente yönelmektedir. Dış göçte ise, hem turistik özellikleri hem de iklimsel konforu nedeniyle Avrupa ülkelerinden gelen yerleşimciler ve savaş, yoksulluk gibi zorlayıcı nedenlerle gelen sığınmacılar arasında farklı dinamikler barındıran bir çeşitlilik söz konusudur. Antalya, bu anlamda çok katmanlı bir göç yapısına sahip bir kent haline gelmiştir. Bu çeşitlilik ise beraberinde hem kültürel zenginlik hem de uyum politikalarına olan ihtiyacı artırmaktadır. Göçmen nüfus, Antalya’nın demografik yapısını çok boyutlu şekilde dönüştürmektedir. Genç göçmen nüfusun artışı doğurganlık oranlarını ve yaş dağılımını etkilemekte; emeklilerin göçüyle birlikte yaşlı nüfus oranı da artmaktadır. Ayrıca farklı kültürel kimliklerin kente dâhil olması, etnik ve dini çeşitliliği artırmakta; bu da kent kimliğini çokkültürlü bir yapıya doğru evirmektedir. Ancak bu değişim, sosyal hizmetlere olan talepte artışa, konut piyasasında baskıya ve toplumsal uyum sorunlarına da yol açabilmektedir. Antalya’nın göçle şekillenen bu demografik dönüşümünde sosyal politikaların rolü, adaletli ve kapsayıcı bir kent yapısının inşasında belirleyici olacaktır.
Sosyal medya başta olmak üzere birçok dijital cihaz kişisel mahremiyetimizi çiğniyor ve verilerimizi elde edebiliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
- Son zamanlarda sosyal medya platformlarında neredeyse herkes, kendi fotoğraflarını yapay zeka destekli uygulamalara yükleyerek, başka birine, başka bir zamana veya hatta başka bir kimliğe dönüşüyor. Yüzeyde eğlenceli ve yaratıcı görünen bu dönüşümler, kişisel verilerimizin sessizce sömürülmesine, kimliğimizin parçalanmasına ve mahremiyet alanlarımızın daralmasına kapı aralıyor. Yapay zekayla dönüştürülen her fotoğraf, yüz tanıma teknolojileri, biyometrik veri toplama sistemleri ve dijital gözetim mekanizmaları için potansiyel bir veri kaynağına dönüşüyor. Bu görseller hem bizim hem de karede yer alan başkalarının bilgisi ve rızası olmadan dijital sistemlere aktarılıyor. Bu durum, dijital mahremiyetin erozyonunu simgeliyor. Bedenimiz ve yüzümüz, artık yalnızca bize ait olmayan birer ‘veri nesnesine’ dönüşüyor. Bedensel politikalar dijitalleşirken, birey kendi bedeni ve kimliği üzerindeki denetimini kaybediyor. Dijital çağda hangi uygulamaya ne tür bir veri verdiğimizi, bu verilerin nasıl işlenebileceğini ve nerelerde kullanılabileceğini bilmek, artık bir zorunluluk hâline gelmiştir. Gerçek rızanın koşullarını tartışmak ve hukuki-etik çerçeveleri yeniden inşa etmek hem bireylerin hem de devletlerin ve teknoloji şirketlerinin sorumluluğundadır. Ticarileştirilmiş yapay zekâ uygulamaları yerine, veriyi merkeziyetsiz, etik ve kullanıcı dostu bir biçimde işleyen alternatiflerin geliştirilmesi teşvik edilmelidir. Toplumsal eşitsizlikleri gözeten bir dijital politika anlayışı inşa edilmelidir. Teknolojiye erişim, dijital güvenlik ve veri koruma yalnızca bireysel bir hak olarak değil, aynı zamanda kamusal bir hak olarak da görülmelidir.