KÜLTÜR - SANAT

Rus edebiyatının izleri: St. Petersburg yazar müzeleri

Dostoyevski’den Anna Ahmatova’ya uzanan büyüleyici bir rota; St. Petersburg sokaklarında Rus edebiyatının dev kalemlerinin izini sürdüğümüz edebi bir keşif yolculuğu

Esra Yağcı’dan St. Petersburg ve Vyborg seyahat günlüğü (2)

BUNDAN altı ay önce, Aralık ayının o dondurucu ve karanlık günlerinde St. Petersburg’a ilk geldiğimde zaman algım bambaşkaydı. O dönem Bolshaya Konyushennaya Caddesi’ne yakın merkezi bir noktada kalıyor, toplu taşımaya hiç ihtiyaç duymadan her yere yürüyerek ulaşıyordum. Ancak o seyahatte beni en çok şaşırtan, kuzeyin o alışık olmadığım kısa gündüzleriydi. Aralık ayında St. Petersburg’da güneş sabah ancak 10.00’da tembelce yüzünü gösteriyor, öğleden sonra daha saat 16.00’yı yeni geçmişken şehir zifiri karanlığa gömülüyordu. Antalya’dan yola düşmüş biri olarak bu benim için şaşırtıcı bir durumdu. Sabahları saat 10.00’da bile dışarısı gece yarısı gibi olduğundan yataktan kalkmak bir hayli zorlaşıyor, ben de tatilin tadını çıkarmak için uykumu iyice alıp şehri keşfe ancak öğleye doğru çıkabiliyordum. O kış yolculuğunda, kaldığım yere oldukça uzak bir mesafede olmasına rağmen inatla yürüyerek gittiğim durak, büyük usta Fyodor Dostoyevski’nin (1821-1881) ömrünün son yıllarını geçirdiği ve Karamazov Kardeşler’i yazdığı ev, yani bugünkü Dostoyevski Müzesi olmuştu.

Bu kez ise tam tersi bir büyüyle sarmalanmış durumdayım. Gecenin karanlığının sizi asla bulmadığı Beyaz Geceler'de, zaman algısı tamamen altüst oluyor. Gece yarısı uykunuzdan uyanıp gökyüzündeki aydınlığı görünce sabah oldu sanıyor, saate baktığınızda ise henüz gece 04.00 olduğunu fark edip şaşkınlıkla yatağa dönüyorsunuz. Sabah gerçek uyanma vakti geldiğinde ise vücudunuz o bitmeyen gün ışığının yorgunluğuyla bu kez yataktan hiç çıkmak istemiyor. İşte bu aydınlık karmaşanın içinde, Rus edebiyatının dünyaca ünlü kalemlerinin izini sürmek üzere yeniden yollara düştüm.

DİJİTAL KOLAYLIK, OTOBÜS MACERALARI VE TANIDIK BİR YARDIMSEVERLİK

Bu ikinci seyahatimizde Smolny Katedrali’ne yakın bir konumda konaklıyordum. Rusya’nın o meşhur şairlerinden Anna Ahmatova’nın müzesine gitmek için bu kez otobüse binmem gerekti. Ancak Rusya’da toplu taşımada uluslararası kredi kartlarını kullanmak imkansız; ya yerel bir ulaşım kartınız ya da Rus bankalarına ait bir kartınız olmak zorunda. Neyse ki bu konuda çok şanslıydım; Rus bir arkadaşım kendi banka kartını telefonumdaki cüzdan uygulamasına eklememe izin verdi. Ben de ona gönderdiğim tutarı ruble olarak hesabına aktardım. Bu sayede seyahat boyunca otobüslerden müzelere kadar her yerde ödemelerimi telefonla, dijital olarak saniyeler içinde hallettim ve neredeyse hiç nakit harcamadım.

Otobüse bindiğimde ineceğim durağı tam kestiremeyip yanımda oturan orta yaşlı bir adama İngilizce soru sordum; hatta anlaması için telefonumdan Rusça çevirisini de gösterdim. Ancak adam yüzüme sadece boş gözlerle bakmakla yetindi. Tam o sırada yanımızda oturan genç bir Rus kadın güleryüzle araya girerek İngilizce yardım edebileceğini söyledi. Yandex Haritalar üzerinden inmem gereken yeri detaylıca anlattı, hatta durak yaklaştığında arkadan seslenerek beni uyardı. Slavların dışarıdan mesafeli durdukları bir gerçek; sıcaklıklarını genellikle sadece yakın dostlarına açıyorlar. Ancak yabancı birinin yardıma ihtiyacı olduğunu gördüklerinde asla arkalarını dönmüyorlar. Tıpkı bizim kültürümüzdeki gibi adresi tam bilmeseler bile yardım etmek için çabalıyorlar, biliyorlarsa da rehberlik etmekten hiç çekinmiyorlar. Tek farkı, eğer gerçekten bilmiyorlarsa sadece "Bilmiyorum" deyip çekiliyorlar.

ŞİİRLER VE PİYANO SESİYLE ÇEVRİLİ BİR EV: ANNA AHMATOVA MÜZESİ

Otobüsten indikten sonra nehir kenarındaki Şeremetev Sarayı’nın güney kanadında yer alan Anna Ahmatova Müzesi’ni kolayca buldum. Müzenin girişi, Liteynıy Bulvarı üzerindeki geniş ve yeşil bir parkın içinden geçilerek yapılıyor. Parkın içine adım atar atmaz, yakınlardaki müzik okulundan yükseldiğini tahmin ettiğim duru bir piyano sesi rüzgara karıştı. Parktaki bir gencin parmaklarından dökülen büyüleyici piyano melodileri eşliğinde ise gölgeli ağaçların altından geçerek müzeye doğru yürüdüm. Müze girişindeki kemerli pasajın duvarları ise adeta yaşayan bir hafıza gibiydi; dünyanın dört bir yanından gelen modern şairlerin ve ziyaretçilerin scrawled (karalanmış) ettiği şiir satırları, grafitiler ve mesajlarla kaplıydı.

Anna Ahmatova (1889-1966), Sovyet rejiminin en ağır baskılarını, eşinin kurşuna dizilmesini ve oğlunun gulag kamplarına sürülmesini bu evde yaşamış, ünlü Requiem (Ağıt) şiirini bu odalarda gizlice kaleme almıştı. Bir dönem saray olan bu binanın Sovyet döneminde nasıl bir komünel apartmana dönüştüğünü, Ahmatova’nın o baskı yıllarında her an izlenme korkusuyla yaşadığı odaları görmek beni derinden etkiledi. Müze, parlak bir sergiden ziyade eksik parçalarla yaşanmış acıların ağırlığıyla inşa edilmiş yaşayan bir anıttı.

MOİKA NEHRİ KIYISINDA PUŞKİN’İN TRAJİK VEDASI

Ahmatova’nın hüznünü geride bırakıp caddeye çıktığımda, ilk seyahatimden aşina olduğum yollar bana rehberlik etti. Hiç haritaya bakma ihtiyacı hissetmeden, modern Rus edebiyatının kurucusu kabul edilen Aleksandr Puşkin’in son evine, Moika Nehri 12 numara adresindeki müzesine doğru yürümeye başladım. Yol boyunca nehir kanallarında botlarla teknelerle tur atan, gezintinin tadını çıkararak eğlenen neşeli insan kalabalıklarını izledim. Yolum, o muhteşem rengarenk kubbeleriyle yükselen Kurtarıcı İsa’nın Dirilişi Kilisesi’nin (Kanlı Kilise) hemen yanından ağaçlıklı ve geniş caddelerden geçerek beni Moika kıyısına ulaştırdı.

Puşkin Müzesi’ne vardığımda bilet gişesinde küçük bir anlaşmazlık yaşadık. Ben sadece içeriye girip kendi başıma gezebileceğim normal bir bilet istiyordum ancak görevli kadın sürekli rehberli bir turdan bahsediyordu. Bunu istemediğimi anlatmaya çalışsam da sonradan öğrendim ki müzenin hassas tarihi dokusunu korumak adına içeriye bireysel, serbest girişler zaten yasakmış; ziyaretler zorunlu olarak bir sesli rehber (audioguide) veya tur eşliğinde yapılıyormuş. Yabancılar için farklı bir fiyat tarifesi uygulanıyordu ve sesli rehber dahil bilet için 800 ruble ödedim, bu Ahmatova Müzesi’ne ödediğimin neredeyse iki katıydı.

İçeri adım attığımda ise o paraya fazlasıyla değdiğini anladım. Puşkin’in (1799-1837) henüz 37 yaşındayken eşinin onurunu korumak adına Fransız subay d'Anthes ile giriştiği o trajik düelloda ölümcül şekilde yaralanıp getirildiği ve son nefesini verdiği odada bulunmak tüyler ürpertici bir duyguydu. Rus şiirinin güneşinin söndüğü o kütüphane odası, çalışma masası ve şairin öldüğü an durdurulan saat, insanı adeta 19. yüzyılın o melankolik atmosferine ışınlıyordu.

MİHAYLOVSKİ BAHÇESİ’NDE BİR ROMAN KAHRAMANI GİBİ

Tüm bu yoğun edebi gezilerin, Dostoyevski, Ahmatova ve Puşkin’in ruhunu solumanın ardından, Kanlı Kilise’nin hemen yanında ve Rus Devlet Müzesi’nin arkasında uzanan o devasa park alanına, yani Mihaylovski Bahçesi’ne (Mikhailovsky Garden) geçtim. Park o kadar büyüktü ki hem şehir dışından gelen turistler hem de yerel halk, asırlık ağaçların koyu gölgelerinde huzurla yürüyüş yapıyor, bazıları ise çimlerin üzerine uzanmış anın tadını çıkarıyordu.

Parkın neredeyse her köşesinde, Rusya’ya özgü soğuk içecekler, dondurmalar ve lezzetli hamur işleri satan şirin, mini büfe tarzı arabalar ve kulübeler dizilmişti. Akşama doğru saatlerce yürümenin getirdiği yorgunlukla kendime yemek yerine sıcak bir kahve ve küçük bir atıştırmalık aldım. Yeşilliklerin arasında bir banka oturup etrafta özgürce gezinen güvercinleri izlerken gökyüzünün o hiç kaybolmayan masalsı ışığı altında kendimi bir Rus romanının satırları arasında yaşayan bir kahraman gibi hissettim.

Mihaylovski Bahçesi'nin sakinliğinde kahvemi yudumlarken hemen arkamda yükselen sarayın duvarları arkasındaki devasa sanat evreni beni çağırıyordu. Bu büyüleyici edebi rotanın ardından Rus sanatının ruhunu ve başyapıtlarını keşfetmek üzere adımlarım bir sonraki yazıda bizi Rus Devlet Müzesi’nin görkemli salonlarına götürecek.