Son 10 senedir dünya güç dengeleri Batı'dan Doğu'ya doğru kayıyor. 1991-2008 yılları arasında ABD liderliğindeki Batı bloğunun dünya üzerindeki hakimiyeti neredeyse sorgusuz sualsiz kabul görüyordu. Birçok bilim insanı ve gözlemci bu zaman dilimini Pax Americana olarak tanımlıyordu. 'Soğuk Savaş'tan başarıyla çıkmış Batı bloğunun dünyanın geri kalanına en ideal rol modelini sunduğu noktasında genel bir kabul vardı. Batı nerdeyse kendi dışında kalan herkese kendi pratiklerini öğretmeye çalışıyordu. Büyük güçler arası savaş olasılığı nerdeyse yok gibiydi çünkü Batı ile Batı dışı dünya arasındaki güç makası kapanması düşünülemeyecek kadar fazlaydı.

Bütün bu kabullerin aksine 2008'deki küresel ekonomik krizden bu yana başta Çin olmak üzere Doğulu güçlerin askeri, ekonomik ve ideolojik anlamdaki yükselişlerine şahit oluyoruz. Batı'nın değer yargıları, pratikleri ve politikaları artık daha fazla sorgulanıyor. Batı'nın kendi içinde yaşadığı krizler ve çatlaklar da Batı dünyasını ayrıca zayıflatıyor. Her şeyden öte şu anda Batı'nın en güçlü devletini Batı'nın uzun yıllardır biriktirdiği değerlere inanmayan bir başkan yönetiyor.

Bu şu anlama gelmiyor tabii ki. Askeri anlamda baktığımızda hala ABD ve liderliğini yaptığı Batı bloğu diğer güç odaklarına nazaran başat konumda. Dünya'daki askeri harcamaların nerdeyse üçte birini ABD tek başına yapıyor. NATO üyelerini ve ABD'nin Avrupa kıtası dışındaki müttefiklerini de hesaba kattığımızda askeri anlamda Batı dünyası hala rakipsiz. Ne Çin ne de Rusya Batı kadar askeri harcama yapıyorlar. İkisinin de müttefikleri bir elin parmakları toplamından az. Askeri anlamda bakıldığında tek kutuplu bir dünya düzeninde yaşadığımız iddiası hala doğru kabul edilebilir. ABD ve diğer yükselen güçler arasındaki makas her ne kadar kapanma trendine girmişse de hala çok açık.

* * *

Ekonomik anlamda baktığımızda ise çok kutuplu bir dünya düzeninde yaşadığımızı iddia edebiliriz. ABD'nin küresel ekonomideki payı Dünya toplam ekonomik büyüklüğünün beşte birini oluşturuyor. Avrupa Birliği ülkelerinin payı ise aşağı yukarı aynı seviyede. Bu demektir ki Çin ve diğer Batı dışı güçlerin dünya ekonomi pastasındaki payları yüzde altmış seviyelerine gelmiş. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde ABD'nin tek başına dünya ekonomisinin yarısını oluşturduğunu hesaba katarsak dönüşüm etkileyici boyutlarda.

Özellikle Çin'in ekonomik gücündeki artış dikkate değer. 1990'lı yılların başında yaklaşık olarak bir trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğe sahip olan Çin bugün itibariyle 15 trilyon dolarlık ekonomiye sahip. Bu artış muazzam.

Yine de şunu söylemek mümkün. Ekonomik anlamda çok kutupluluk olsa da New York, Londra, Hong Kong ve Tokyo hala küresel finans hareketliliğinin merkezinde yer alıyor. Uluslararası ticarette ise ABD doları yüzde 80 oranında kullanılıyor. Doğu bile zenginliğinin önemli bir kısmını Batı piyasalarında değerlendiriyor. Doğulu güçlerin ekonomik yükselişlerini Batılı güçlerle kurdukları karşılıklı bağımlılık ilişkilerine ve Batılı ülke pazarlarına yaptıkları ihracatın fazlalığına borçlu olduklarını biliyoruz.

* * *

İdeolojik ve kimlik çerçevesinde bakıldığında ise şu anda farklı normatif yaklaşımların bir rekabet içinde olduğunu görüyoruz. Bugünkü ortamda 'Washington uzlaşısı' olarak adlandırılan Batılı modernleşme ve kalkınma pratiklerinin dünyada tek geçer akçe olduğunu iddia edemeyiz. Gerek insan hakları, gerek devlet-toplum ilişkileri, gerek toplumsal değerler, gerekse de siyasi yönetim modelleri bağlamında olsun Çin başta olmak üzere birçok Batı dışı ülkenin Batılı pratiklerin çok uzağında davrandığını görüyoruz. Şunu iddia etmek yanlış olmaz. Liberal demokratik değerlerin benimsendiği Batı dünyası karşısında geleneksel ve otoriter değerlerin benimsendiği Doğu dünyasının dünyanın geri kalanına alternatif bir model sunduğu çok açık. Otoriter rejimlerin -ki başta Rusya ve Çin geliyor- Batı dünyasında ciddi bir rahatsızlık yarattığı ayrı bir vaka. İddia edilebilir ki liberal demokratik ülkelerin kendi içlerine yaşadıkları yönetim ve meşruiyet krizleri bu otoriter güç bloğunun yükselişi ile yakından ilgili. Putin modeli olarak adlandırılan yönetim anlayışı başta AB ülkeleri olmak üzere Ortadoğu, Afrika, Asya ve Güney Amerika kıtalarında bulunan birçok ülkeye ilham kaynağı oluyor. Çin'in sergilediği kalkınmacı devlet modeli ve devlet güdümlü kapitalizm yaklaşımı neoliberal kapitalist modelin karşısında ciddi bir alternatif sunuyor.

* * *

Buradan hareketle denebilir ki ideolojik ve normatif anlamda tek kutuplu bir dünyada yaşamıyoruz. Artık her geçen gün daha belirsiz ve daha kırılgan bir dünyada yaşıyoruz. Seçenekler çoğalırken istikrarsızlık ve riskler de artıyor. Kimin eli kimin cebinde tahmin etmek çok zor. Değme uzmanların bırakınız beş yıl sonrasını bir ay sonrasını bile okumakta zorlandıkları günümüzde her zamankindan daha ihtiyatlı ve tedbirli olmakta fayda var. En önemli önceliğimiz yaşamakta olduğumuz bu geçiş sürecini en iyi şekilde yönetmek olmalı.