Çevre Mühendisleri Odası Antalya Şube Başkanı Ceren Şahin, Ekspres’ten Selim Çelik'e özel açıklamalarda bulundu. Ceren Şahin, Antalya’nın çok hızlı büyüdüğüne vurgu yaparak şehirde kurumlar arası koordinasyonun sağlanıp planlamaların buna göre yapılması gerektiğinin altını çizdi. Başkan Şahin, iklim krizinin uzak gelecekte değil, bugün en ciddi sorunlardan biri olduğunu ifade etti. İşte Ceren Şahin’in samimi cevapları…
- Kendinizden ve eğitim hayatınızdan bahsedebilir misiniz?
Çevre mühendisliği eğitimimi Akdeniz Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra yüksek lisansımı da aynı üniversitede yaptım. Akademik çalışmalarımda atıksu arıtımı, patojen giderimi ve çevresel mikrobiyoloji alanlarına odaklandım. Bu süreç, çevre politikalarının bilimsel veri, analiz ve ölçülebilir göstergeler temelinde şekillenmesi gerektiğine dair yaklaşımımı güçlendirdi.
Meslek yaşamımda yerel yönetim deneyimim kapsamında Muratpaşa Belediyesi bünyesinde farklı yönetim kademelerinde görev aldım. Çevre Koruma ve Kontrol Müdürlüğü ile Belediye Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunarak hem teknik uygulama süreçlerini hem de karar alma ve politika geliştirme mekanizmalarını yakından deneyimledim. Bu görevler, çevre yönetiminin yalnızca mühendislik perspektifiyle değil; sosyal, ekonomik ve yönetsel boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini gösterdi.
Halen İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü olarak görev yapmaktayım. İklim kriziyle mücadele, döngüsel ekonomi, atık yönetimi ve toplum temelli çevre bilinci oluşturma alanlarında çalışmalar yürütüyor; yerel yönetimlerin iklim eylem planları doğrultusunda daha etkin, veri temelli ve sürdürülebilir politikalar geliştirmesi için projeler üretiyorum.
Kariyerim boyunca teknik uzmanlık ile stratejik yönetim deneyimini bir arada değerlendirerek, üretilen her politikanın kent yaşamına doğrudan ve kalıcı bir katkı sunmasını temel öncelik olarak benimsedim.

-Çevre mühendisliğini seçmenizde etkili olan faktörler nelerdi?
Bu mesleği seçmemde en önemli etkenlerden biri, karar alma mekanizmalarında etkin olma isteğimdi. Çevre mühendisliği; yalnızca teknik hesaplar yapan bir disiplin değil, aynı zamanda yaşamı, ekosistemleri ve toplumsal ihtiyaçları birlikte değerlendiren çok katmanlı bir alandır. İçerisinde biyolojiyi, kimyayı ve mühendisliği barındırması; doğanın işleyişini bilimsel olarak anlama ve bu bilgiyi çözüm üretme süreçlerine entegre etme imkânı sunması benim için belirleyici oldu.
Doğa ve canlı yaşamı adeta kendi dilinde sürekli mesaj verir. Su rejimleri, toprak yapısı, biyolojik çeşitlilik, iklim desenleri… Tüm bunlar doğru okunduğunda bize nasıl planlama yapmamız gerektiğini söyler. Ben çevre mühendisliğini, bu mesajları okuyabilme ve anlayarak kaynak koruması bilinciyle hareket edebilme mesleği olarak görüyorum. Doğa temelli çözümlerle, ekosistemin taşıma kapasitesini gözeterek mühendislik yapmak benim için temel yaklaşım oldu.
- Oda başkanlığında yapmayı en çok istediğiniz şey nedir? Başkanlık sürecindeki ana hedefleriniz neler olacak?
En büyük hayalim ve temel hedefimiz, “Meslek bizim, oda hepimizin” yaklaşımını sadece bir slogan olmaktan çıkarıp, odamızın kültürü haline getirmek. Odamızın kapılarının her bir meslektaşımıza, her bir vatandaşa sonuna kadar açık olduğunu hissettirmek istiyoruz. Genç meslektaşlarımızdan duayen isimlere kadar herkese dokunabilen, herkesin fikrini özgürce paylaşıp projeler üretebildiği, katılımcı ve kucaklayıcı bir meslek odası yaratmak en çok istediğim şey. Birlikte ürettiğimizde ne kadar güçlü olduğumuzu tüm Antalya’ya göstermek istiyoruz.
-Antalya gibi hızlı büyüyen bir kentte çevre mühendisi olmak sizce ne anlama geliyor?
Antalya'da çevre mühendisi olmak, aslında çok hassas ve hayati bir dengeyi yönetmek anlamına geliyor. Biz kenti ve kentleşmeyi Tabiat, Tarım, Ticaret, Tarih ve Turizm bileşenlerinden oluşan ayrılmaz bir bütün olarak görüyoruz. Bunu 5 kollu bir tahterevalliye benzetebilirsiniz. Bu beş unsurun dengede kalmasını sağlamak zor ama bir o kadar da elzem bir görev. Çevre mühendisleri olarak bizler, bu tahterevallinin devrilmesini önleyen denge unsurlarıyız. Bununla birlikte, iklim değişikliği kaynaklı olayların kriz ve afet boyutuna geçmemesi için bugün proaktif adımlar atarak ödememiz gereken bedeller var. Bizler bu bedelin doğru yatırımlara, doğru planlamalara dönüşmesi için rehberlik ediyoruz.
-Antalya özelinde, hızla artan nüfus ve turizm baskısı çevre üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
Az önce bahsettiğim o 5 kollu tahterevalli üzerinden düşünürsek; nüfus artışı ve yoğun turizm faaliyeti, tahterevallinin bazı kollarına gereğinden fazla yük bindiriyor. Turizm ve ticaret ağırlaştıkça; tabiat, tarım ve tarih havada kalabiliyor, baskı altında ezilebiliyor. Ancak biz bu durumu bir "çatışma" olarak değil, "yönetilmesi gereken bir süreç" olarak görüyoruz. Turizmin ve kentin büyümesi elbette çok kıymetli, ancak bu büyümenin sürdürülebilir olması, ancak doğanın taşıma kapasitesine saygı duyarak mümkün. Doğal kaynaklarımızı tüketmeden, onlara değer katarak büyüyen bir Antalya vizyonunu tüm paydaşlarımızla birlikte inşa etmeliyiz.

-Antalya’nın bugün en büyük çevre sorunu sizce nedir?
Antalya'nın aşılması gereken en temel sorunu bir çevre probleminden ziyade, bu problemleri çözerken ihtiyaç duyduğumuz "kurumlar arası entegrasyon ve uyum" eksikliğidir diyebilirim. İklim değişikliğinin getirdiği tehditlere karşı daha hızlı ve ortak refleksler geliştirmemiz gerekiyor. Çözüm, hiçbir kurumun tek başına altından kalkabileceği bir şey değil. Eğer tüm kurumlar, yerel yönetimler, sivil toplum ve meslek odaları aynı masa etrafında, aynı ortak akılla hareket edebilirse, Antalya’nın aşamayacağı hiçbir çevre sorunu yoktur.
- Atık yönetimi konusunda Antalya yeterli mi? Özellikle yaz aylarında oluşan yoğunluk nasıl yönetilmeli?
Bu konuda toplumsal bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacımız var. Kendimize önce şu soruyu sormalıyız: "Atık dediğimiz şey aslında bir hammadde mi?" Eğer meseleye böyle bakarsak, atığın kaynağında ayrıştırılması çok daha teşvik edici hale gelir ve o gözümüzde büyüyen devasa sorun döngüsel bir kazanca dönüşür. Burada ana atık üreticisi konumundaki değerli turizm sektörümüzün ve tarımsal üretim yapan çiftçilerimizin "döngüsel ekonomi" modeline güvenmeleri ve bu sisteme entegre olmaları çok önemli. Valiliğimiz başta olmak üzere tüm kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin, bu vizyona uygun yatırımlar yaparken Çevre Mühendisleri Odası gibi yerel çözüm paydaşlarıyla el ele yürümesi, yaz aylarındaki o yoğunluğu bir kriz olmaktan çıkarıp yönetilebilir bir sisteme dönüştürecektir. Biz her türlü teknik desteği vermeye hazırız.
- Deniz kirliliği ve kıyı yapılaşması hakkında değerlendirmeniz nedir?
Deniz kirliliği tek bir nedene bağlı değil; günübirlik denizcilik faaliyetleri, uluslararası sulardaki denetim zorlukları, sahil kullanımı ve denizlerimize dökülen derelerdeki kirlilik gibi çok çeşitli kaynakları var. Bu kirliliği ancak güçlü bir toplumsal dayanışma ve ortak bilinçle çözebiliriz. Kıyı yapılaşmasına gelince; 640 kilometrelik o eşsiz sahil şeridimizin her metrekaresini turistik tesislerle doldurmak, Antalya'ya yapılabilecek bir iyilik değildir. Antalya sadece turistlere değil, Antalyalılara ve burayı alternatif bir yaşam alanı, turizm destinasyonu olarak seçen herkese nefes olmalıdır. Kuş göç yollarını, denizel ekosistemi, sucul canlıları göz ardı edemeyiz. Doğanın kendi yaşam alanlarına dokunmadan, hem turizmi hem de kentlinin denizle olan bağını koruyan ortak akılcı projelere imza atmalıyız.

- İklim krizi Antalya’yı nasıl etkiliyor? Önümüzdeki yıllarda ne tür riskler öngörüyorsunuz?
Maalesef iklim krizini artık haberlerde değil, doğrudan hayatımızın tam ortasında yaşıyoruz. Artan orman yangınları, dolu, fırtına, hortum, aşırı yağışlar, kavurucu sıcak hava dalgaları ve deniz seviyesindeki değişimler... Tüm bunlar günlük yaşamımızı, tarımsal rekoltemizi, turizm gelirlerimizi ve ticaretimizi doğrudan etkiliyor. Bilim bize bu tür uç hava olaylarının artarak devam edeceğini söylüyor. Ancak umutsuz değiliz. Yapmamız gereken tek şey bu gerçekliği bir an önce kabul edip yaşam ve üretim alışkanlıklarımızı buna göre dönüştürmektir. Yerel yönetimlerimizden kamu kuruluşlarımıza kadar tüm mekanizmaların, planlamalarını ve yatırım davranışlarını "iklime dirençli kent" vizyonuyla yeniden tasarlamaları gerekiyor. Biz Çevre Mühendisleri Odası olarak, bu uyum sürecinde tüm kurumlarımıza rehberlik etmeye, en güçlü işbirliklerini kurmaya kararlıyız
İklim krizi, Antalya için gelecekte beklenen soyut bir tehdit değil, tam da şu an yüzleştiğimiz somut bir gerçekliktir. Özellikle Akdeniz Havzası, iklim değişikliğine karşı en kırılgan bölgelerin başında geliyor. Günümüzde ortalama sıcaklıkların artmasıyla birlikte sıcak hava dalgalarının hem süresi hem de şiddeti artıyor. Bunun yanında, son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız ani ve şiddetli yağışlar, hortum felaketleri ve taşkınlar gibi ekstrem doğa olayları, iklim krizinin doğrudan sonuçlarıdır. İçinde bulunduğumuz dönemde derinden hissettiğimiz tarımsal kuraklık da tablonun bir diğer kritik yüzü.
Önümüzdeki yıllarda 7’den 77’ye herkesi etkileyecek en büyük risk ise su stresidir. Yağış rejimlerindeki düzensizlik, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarımızın hızla tükenmesine yol açacaktır. Diğer yandan sel ve taşkın kaynaklı maddi hasarlar tüm vatandaşlarımızın hayatını zorlaştıracaktır. Tarımsal üretimin kalbi olan Antalya'da bu durum, sadece Türkiye’nin değil, 100’ün üzerinde ihracat yaptığımız ülkenin gıda güvenliğini tehdit edecek boyutlara ulaşma potansiyeli taşıyor. Ayrıca, deniz suyu sıcaklıklarının artması deniz ekosistemimizi bozarak istilacı türlerin çoğalmasına zemin hazırlarken; deniz seviyesindeki yükselmeler kıyı erozyonuna ve kentimizin can damarı olan turizm altyapısının ciddi zararlar görmesine neden olacaktır.
-Antalya’da Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçleri sizce sağlıklı işliyor mu?
Maalesef şu anda ülke genelinde ÇED süreçlerinin sağlıklı işlediğini söylemek oldukça güç. ÇED yönetmeliğine tabi olan ancak kararı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüklerine bırakılan projelerde, mevzuat eksiklikleri nedeniyle süreçler düzgün ilerleyemiyor. İl müdürlükleri tarafından alınan birçok karar, hukuki zemin yetersizliğinden dolayı yargıdan dönebilir durumda.
Buradaki bir diğer önemli sorun, çevreyi kirletme potansiyeli yüksek projelere karşı bölge halkının gösterdiği haklı tepkilerin, teknik ve bilimsel bir temelden ziyade genellikle duygusal reflekslerle yapılmasıdır. Bu noktada en acil ihtiyaç, sağlıklı itiraz ve inceleme mekanizmalarının kurulmasıdır. Vatandaşlarımızın bu süreçlerde, başta Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) olmak üzere meslek odalarından teknik destek alması büyük fayda sağlayacaktır. Bizler gönüllülük ilkesiyle çalışan bir yapıyız ve sahadaki her faaliyetten anında haberdar olmamız mümkün olamayabiliyor. İşte bu yüzden kent içi dayanışma ve iş birliği hayati önem taşıyor. Sloganımız çok net: "Meslek bizim, oda hepimizin." Biz, tüm vatandaşlarımızın hayatına dokunan, kentin hakkını savunan bir meslek odası olma gayesindeyiz. Hemşerilerimizin çevreyle ilgili her türlü sorunun çözümünde bizimle iletişime geçmesini çok önemsiyoruz.

-Antalya’nın Çakırlar bölgesine yapılması planlanan TOKİ projesi iptal oldu. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
Çakırlar bölgesi, Antalya'nın en verimli tarım alanlarından ve kentin adeta nefes borularından biridir; aynı zamanda kritik bir yeraltı suyu beslenim havzasıdır.
Bu proje için verilen yürütmeyi durdurma kararı son derece yerinde ve kent savunması adına umut vericidir. Zira söz konusu proje alanı, şiddetli yağışlara ve yüksek taşkın riskine maruz kalan Çandır Çayı yatağında yer almaktaydı. Karstik ve alüvyon jeolojik yapıya sahip, içme suyu havzası niteliği taşıyan ve tarımsal üretimin yoğun olduğu böylesi hassas bir alanda "ÇED Gerekli Değildir" kararı alınması bilime aykırıydı. Proje için kümülatif çevresel etki değerlendirmesi yapılmamış, havza bazlı su yönetimi ilkesi ihlal edilmiş ve sulak alanlar ile tarım arazilerinin korunması göz ardı edilmişti. Ayrıca, altyapı, atık su ve drenaj sorunları yeterince incelenmemiş, taşkın ve afet riskleri dikkate alınmamıştı. Tüm bu bilimsel gerçekler ışığında, kentin ekolojik sağlığını hiçe sayan bu projenin durdurulması Antalya için büyük bir kazanımdır.
-Antalya’nın özellikle batı bölgesinde son yıllarda çok sayıda maden ocağı açıldı. Bu konudaki değerlendirmeniz nelerdir?
Antalya'nın batı aksı, özellikle Finike, Kaş ve Kumluca hattı, biyolojik çeşitlilik açısından dünyada eşine az rastlanan endemik türlere ve eşsiz sedir ormanlarına ev sahipliği yapmaktadır.
Ancak bu bölgede adeta mantar gibi çoğalan mermer ve taş ocakları, telafisi imkansız doğa tahribatlarına yol açıyor. Orman ekosistemleri parçalanıyor, yeraltı suyu yolları değişiyor ve açığa çıkan yoğun toz emisyonları hem bölge halkının sağlığını hem de yörenin tarımsal verimliliğini doğrudan vuruyor. Bölge için acilen kapsamlı bir "ekolojik taşıma kapasitesi" çalışması yapılmalıdır. Doğa tahribatına yol açan mevcut faaliyetler titizlikle incelenmeli, sınırları aşan tesislerin faaliyetleri durdurulmalı ve tahrip edilmiş alanlar derhal rehabilite edilmelidir.
-Vatandaşların çevre konusundaki hassasiyetini nasıl yorumlarsınız? Türk insanı çevre konusunda yeterince dikkatli davranıyor mu?
Toplum olarak, aidiyet hissettiğimiz ve benimsediğimiz alanları koruma konusunda aslında bir sorun yaşamıyoruz. Ancak ne zaman ki bir alanı kendimizden soyutluyor, ona yabancılaşıyorsak, işte o zaman o alanı kirletmekten çekinmiyoruz. Bu durum maalesef tüm yaş gruplarında gözlemlediğimiz sosyolojik bir gerçek.
Halbuki çevremizdeki doğaya, sokağa, ormana aidiyet hissetsek; oradaki kirliliğin er ya da geç, doğrudan veya dolaylı olarak bizim sağlığımızı ve yaşam kalitemizi etkileyeceğini içselleştirsek, işte o zaman bu olumsuz davranış kalıplarını kalıcı olarak değiştirebiliriz. Çevre bilinci, doğayı kendinden ayrı bir varlık değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görmekle başlar.
-“Şu konuda acil adım atılmalı” dediğiniz bir başlık var mı?
Kesinlikle Su Kaynaklarının Yönetimi ve İklim Değişikliğine Uyum Eylem Planlarının kağıt üzerinde kalmayıp sahada uygulanmasıdır. Başta Kırkgöz ve diğer yeraltı su rezervlerimiz olmak üzere tüm su kaynaklarımızın kirlilikten ve kontrolsüz çekimden korunması, şebekelerdeki kayıp-kaçak oranlarının sıfıra yaklaştırılması ve tarımda vahşi sulama alışkanlığından derhal vazgeçilmesi, kentimizin geleceği için en acil, tartışılamaz kırmızı çizgimizdir.

-Genç çevre mühendislerine en önemli tavsiyeniz ne olur?
Genç çevre mühendisi meslektaşlarım ve öğrenci arkadaşlarımızla çeşitli platformlarda sık sık bir araya gelip sohbet etme imkanı buluyorum. Karşılarında 20 yıl öncesine göre çok daha karmaşık ve farklı bir dünya var. Ancak değişmeyen bazı temel direkler var:
1. Bilimsel Etik: Meslek hayatınız boyunca bilimin ve mühendislik etiğinin pusulasından şaşmayın. İmza attığınız her projenin doğaya, havaya ve topluma doğrudan bir etkisi olduğunu asla unutmayın.
2. Sürekli Gelişim: Çevre mühendisliği son derece dinamik bir meslektir. Sadece yerel mevzuatı değil; Avrupa Yeşil Mutabakatı, döngüsel ekonomi ve iklim adaleti gibi küresel vizyonları takip edin. Toprak kirliliği, mikro kirleticiler ve yeni arıtım/bertaraf teknolojileri gibi konularda güncel literatüre her zaman hakim olun.
3. Sahadan Kopmamak: Masada yapılan teorik hesapların ve çizimlerin sahada, gerçek hayatta nasıl karşılık bulduğunu görmek için mutlaka alan çalışmalarında aktif yer alın. Toprağa basmadan çevreyi koruyamayız.
Çevre mühendislerinin kamuda ve özel sektörde karşılaştığı en büyük sorun nedir?
Çevre Mühendisliği diğer mühendislik disiplinlerine kıyasla nispeten genç bir daldır. Temel sorunlarımızdan biri, mevzuatta veya pratikte başka mühendislik dallarından beklenen pek çok çözümün aslında çevre mühendislerinin uzmanlık alanına girmesidir. Toplumda ve kurumlarda bu farkındalık arttıkça, kendimizi doğru ifade ettikçe hak ettiğimiz değeri tam anlamıyla bulacağımıza inancım tam.
Ancak güncel tabloya baktığımızda; kamuda çevre denetimlerinin ve mekansal planlamaların tam merkezinde olmamız gerekirken, meslektaşlarımıza yeterli kadro tahsisinin yapılmaması ve istihdam yetersizliği en büyük yaramızdır.
Özel sektörde ise durum biraz daha karmaşık. Odamızın belirlediği asgari ücret tarifesi, "çevre görevlisi" adı altındaki unvan karmaşası ve uygulama farklılıkları nedeniyle maalesef henüz standart bir işleyişe kavuşamadı. Bu süreçte işverenlerin de kendine göre haklılık payı olabiliyor; zira firmalar bu danışmanlık hizmetini verirken tahsilat zorlukları çekebiliyor ve fiyat kırma odaklı haksız rekabetle mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Ancak burada yatırımcılara ve sanayicilere büyük bir görev düşüyor: Bir yatırımcı, çevre mühendisini sadece mevzuattaki bir engeli aşmak için katlanılması gereken bir "maliyet kalemi" veya dosyaya atılması gereken zorunlu bir "imza" olarak görmekten vazgeçmelidir. Çevre mühendisi, yatırımlara değer katan, onu geleceğe taşıyan bir "sürdürülebilirlik rehberi" olarak değerlendirilmelidir.





