Konuşmacı, yazar, biyomühendis ve belgeselci Hüseyin Çağlar İnce; yaptığı işe yönelme aşamalarından insanların doğa ile olan ilişkilerine, doğaya nasıl bakılması gerektiğinden yeni projelerine kadar birçok konuda açıklamalarda bulundu.

İşte Hüseyin Çağlar İnce’nin Ekspres’ten Selim Çelik'e verdiği röportaj:

- Sizi belgesel, yazarlık ve doğa gözlemciliğine yönlendiren en önemli kırılma anı neydi?

Güzel bir soru. Açıkçası buna tek bir kırılma anı söylemek zor.

Sanırım önce altyapısından bahsetmek lazım. Hepimizin dünyaya bakışını aile kökenleri, çocukluk deneyimleri, yaşadığımız coğrafyalar şekillendiriyor. Benim Yörük aile kökenlerim doğaya karşı doğal bir hayranlık duygusu bırakmış olmalı. Bir de babamın işi nedeniyle çocukluğum farklı coğrafyalarda geçti. Hayatım boyunca çok farklı kültürlerden insanlarla komşuluk yaptık. O evlerden yayılan yemek kokuları, insanların hayata bakışları, hikâyeleri… Bunların hepsi insanda bir iz bırakıyor. O yüzden bugün bir Karslıyla, bir Urfalıyla, bir Şebinkarahisarlıyla, bir Amasyalıyla ya da bir Adanalıyla karşılaştığımda yabancı biriyle değil de sanki bir hemşehrimle karşılaşmış gibi hissederim. Türkiye’nin farklı coğrafyalarına karşı içimde çok güçlü bir aidiyet, özlem ve hayranlık var.

Ama bir kırılma noktası soruyorsanız, sanırım Atlas Dergisi diyebilirim.

90’larda, ortaokul-lise yıllarında diş kliniğinde sıra beklerken büyük bir heyecanla Atlas Dergisi okurdum. O dergi benim için adeta pencereydi. Sonra üniversite yıllarında bir sahaftan birkaç eski sayı aldım. Derken birkaç sayı daha… Bir baktım, neredeyse koleksiyoncuya dönüşmüşüm. O dönem dergi 100. sayıya geldiğinde, içindeki fotoğrafları neredeyse ezbere biliyordum. Hangi fotoğraf nerede çekilmiş, kim çekmiş, yazıyı kim yazmış… Bunları hatırlıyordum.

Hatta hiç unutmam; yıllar önce bir doğa koruma çalıştayında Atlas’ın manzara fotoğraflarından oluşan küçük bir bilgi yarışması yapmışlardı. “Bu fotoğraf nerede çekildi?” diye soruyorlardı. Birinci olmuştum. Kütüphanemde hâlâ duran HotSpot kitabı o yarışmanın hediyesidir.

Dönüp baktığımda şunu görüyorum: O yıllarda yeşeren coğrafya hayranlığı, bugün yaptığım her şeyin temelini oluşturmuş. Belgeselcilik, yazarlık, doğa gözlemciliği… Hepsinin kökünde dünyayı merak ederek izleyen o çocuk var aslında.

- Bu üç alan arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz, birbirlerini nasıl besliyorlar?

Bu üç alanı birbirinden ayrı düşünmüyorum açıkçası. Hepsinin ortak kaynağı aynı: merak. Ve o merakın en büyük ilham kaynağı da benim için doğa.

Masallara baktığınızda da, mitolojiye baktığınızda da, insanlığın ilk hikâyelerine baktığınızda da doğayı görüyorsunuz. İnsan önce gökyüzüne bakıp anlam aramış, kuşların göçünü izlemiş, mevsimlerin değişimini fark etmiş, suyun akışını merak etmiş. Aslında bilim de, felsefe de biraz böyle başlamış. Thales’in, Hipokrat’ın bu coğrafyadan çıkması tesadüf değil bence. Anadolu öyle sıradan bir coğrafya değil aslında. Farklı ekosistemlerin, iklimlerin, canlıların, kültürlerin iç içe geçtiği inanılmaz zengin bir yer. Böyle bir coğrafyada insan ister istemez soru sormaya başlıyor.

Ben doğayı hiçbir zaman sadece güzel bir manzara olarak görmedim. Bir ağaca baktığımda sadece botanik bir tür görmüyorum. Bazen bir göç hikâyesi görüyorum, bazen bir halk anlatısı, bazen bir uygarlığın hafızası… Bir kuş sesi sizi çocukluğunuza götürebiliyor ya da bir dağın eteğinde eski bir mitolojik hikâyenin izini bulabiliyorsunuz.

Belgesel çekmek, yazmak ve doğa gözlemciliği de tam burada birleşiyor benim için. Hepsi aslında dünyayı biraz daha dikkatli okumaya çalışma biçimi. Belgeselde gördüğünüz şeyi hikâyeye dönüştürüyorsunuz, yazarken o hikâyeyi derinleştiriyorsunuz, doğa gözlemindeyse bütün bunların hammaddesini topluyorsunuz. Birbirini sürekli besleyen, iç içe geçmiş alanlar bunlar. Sanırım benim yaptığım işin özü de bu: Doğayı okumak ve o hikâyeyi insanlarla paylaşmak.

- Doğaya bakışınız zaman içinde nasıl değişti? Sizi doğayı yalnızca “görülen” değil, “okunan” bir şey olarak düşünmeye iten kırılma neydi?

Doğaya bakışım gerçekten zaman içinde çok değişti. Eskiden daha çok hayranlık duyan taraftaydım. Kuşları gözlemleyen, isimlerini öğrenmeye çalışan, gördüğü manzaradan etkilenen biriydim. Bu da çok kıymetli elbette ama bugün baktığım yer biraz farklı. Artık sadece bakmıyorum; anlamaya çalışıyorum.

Bu dönüşümde birkaç önemli eşik var. Lise yıllarında okuduğum Bir Çift Yürek kitabı bunlardan biri. Batılı bir kadının Avustralya Aborjinleriyle yaşadığı dönüşümü anlatıyordu. İlk okuduğumda çok etkilenmiştim. Ama sanırım o kitabın bende bıraktığı duyguyu gerçek anlamda yıllar sonra yaşadım.

Yaklaşık 18 yıl önce Sarıkeçili Yörüklerinin göçüne katıldım. Onlarla birlikte yürüdüm, aynı çadırda bulundum, masallar dinledim. O sırada bir yandan da Atlas Dergisi için yazı hazırlıyordum. İşte orada çok güçlü bir şey fark ettim. Yörükler doğayı sadece içinde yaşadıkları bir alan olarak görmüyorlardı, doğayı bir dil gibi kullanıyorlardı. Konuşmalarında, masallarında, gündelik hayatı anlatırken kurdukları metaforlarda hep doğa vardı. Bir insanı anlatırken hayvanlardan örnek veriyorlar, zamanı anlatırken gökyüzüne bakıyorlar, yönü anlatırken rüzgârdan söz ediyorlar. Doğa onlar için bir dekor değil, bir referans sistemi.

Bu benim için çok öğreticiydi. Çünkü ben o zamana kadar doğayı daha çok gözlemleyen taraftaydım; onlar ise doğayı adeta okuyorlardı.

Zamanla ben de şunu fark ettim: Doğa aslında sürekli konuşuyor. Bir ağacın formu, bir kuşun davranışı, bir derenin akış biçimi, hatta bir antik kentin neden tam oraya kurulduğu… Bunların hepsi bir şey anlatıyor. İnsan biraz yavaşladığında bunu duymaya başlıyor.

Sanırım beni “doğayı görmekten” “doğayı okumaya” götüren asıl kırılma buydu. Anadolu’yu gezdikçe bu düşüncem daha da derinleşti. Çünkü bu coğrafyada doğa ile insan birbirinden ayrı iki hikâye değil. Binlerce yıldır iç içe geçmiş tek bir anlatı gibiler. Bir dağın eteğinde hem endemik bir bitkiyle karşılaşıyorsunuz hem onunla ilgili bir halk hikâyesi duyuyorsunuz. İşte tam o noktada doğa artık sadece görülen bir şey olmaktan çıkıyor; okunması gereken büyük bir metne dönüşüyor.

– Siz sık sık “doğa okuryazarlığı” kavramını kullanıyorsunuz. Bir insan doğayı gerçekten nasıl okumaya başlar?

Bence doğayı okumak, önce bakmayı yavaşlatmakla başlıyor. Modern hayat bize çok hızlı bakmayı öğretiyor ama gerçekten görmeyi öğretmiyor. Mesela İstanbul’da metrodan çıkan kalabalıkları düşünün… Binlerce insan aynı ritimde yürüyor ama başını kaldırıp gökyüzüne bakmaya, “Acaba hangi kuş uçuyor?” diye düşünmeye vakti olmuyor. İnsan doğadan fiziksel olarak kopmasa bile zihinsel olarak tamamen kopabiliyor.

Benim doğa okuryazarlığı dediğim şey tam burada başlıyor. Bir kuşa sadece “kuş” dememekle… İsmini öğrenmekle, sesini fark etmekle, neden orada olduğunu merak etmekle.

Yaz aylarında yurtdışından gelen misafirlerle doğa etkinlikleri yaparken bunu çok net görüyorum. Defneyi kokusundan tanıyorlar, kızılgerdanı ya da büyük baştankarayı sesinden ayırt edebiliyorlar. Çünkü onların dünyasında her canlının bir adı, hikâyesi ve değeri var. Bizde ise bazen çok temel bir kopukluk görüyorum. “Etrafta hangi canlılar var?” deseniz çoğu zaman cevap kedi, köpek, kuşla sınırlı kalıyor. Daha ilginci, bunun bir eksiklik olduğunu fark etme refleksi de zayıf.

Ama mesele sadece tür ismi ezberlemek değil. Yaşadığınız coğrafyayı tanımak, canlıların halk kültüründeki yerini, mitolojideki izini, etnobotanik kullanımını fark etmek. Doğanın ritmine, kokusuna, sesine dahil olmak.

Çünkü doğa zaten insanı dönüştürüyor. Hiçbir şeye odaklanmadan iki saat doğada yürüdüğünüzde bile ruh haliniz değişiyor. Bir de bunu bilinçli yaptığınızı düşünün, mesela bir kuş sesini takip etmek, bir ağacın kabuğuna dokunmak, bir kara yosunun kokusunu hissetmek… O zaman yürüyüş sadece yürüyüş olmaktan çıkıyor.

Bir süre sonra şunu fark ediyorsunuz: Doğa büyük bir bütün ve her canlı birbirine bağlı. İşte o noktada dünyaya bakışınız değişmeye başlıyor.

- Anadolu coğrafyasında sizi en çok etkileyen şey nedir: biyoçeşitlilik mi, insan hikâyeleri mi, yoksa ikisinin birbirine karıştığı alanlar mı?

Kesinlikle ikisinin birbirine karıştığı alanlar. Bence Anadolu’nun büyüsü tam olarak burada. Çünkü bu coğrafyada doğa ile insanı birbirinden ayırmak çok zor, hatta bazen imkânsız.

Bir nehir su taşırken suyla birlikte hafıza, göç, ticaret ve medeniyet de taşıyor. Likya’da bir sedir ağacının gölgesinde hem biyolojik bir hikâyenin hem de mitolojik bir anlatının içindesiniz. Mezopotamya’da kuş göçlerine bakarken, aynı gökyüzüne binlerce yıl önce bakan insanları düşünüyorsunuz. Bir sulak alan sadece kuşların yaşam alanını anlatırken aynı zamanda o coğrafyanın folklorunu, mutfağını ve yaşam biçimini şekillendiren bir alan.

Ben biyomühendislik okumuş biri olarak canlıların bilimsel tarafına da hayranım elbette. Ama beni asıl etkileyen, bir canlının yalnızca ekosistemdeki rolü değil; insan hafızasındaki yeri. Bir ağacın botanik özellikleri kadar, masallardaki karşılığı da ilgimi çekiyor.

Sanırım Anadolu’yu benim için özel yapan da bu. Burada doğayı sadece bir fon olarak görmemek gerekir. Esasıdna hikâyenin aktif karakterlerinden biri.

- Belgesel çekerken ya da sahada çalışırken sizi en çok zorlayan şey teknik koşullar mı, yoksa doğanın hızına uyum sağlamak mı?

Aslında buna doğanın hızına değil, ritmine uyum sağlamak demek daha doğru. Çünkü doğa bizim istediğimiz hızda işlemiyor. Kendi zamanı, kendi akışı var. Bazen saniyeler içinde hareket etmeniz, bazen de saatlerce hatta günlerce sabırla beklemeniz gerekiyor.

Saatlerce beklediğiniz bir canlı size sadece birkaç saniye görünebilir. Ama tam vazgeçecekken öyle bir an yaşarsınız ki bütün bekleyiş anlam kazanır. O yüzden belgeselcilik bazen teknik bilgiden çok karakter meselesine dönüşüyor. Sabır, dikkat, sezgi ve dayanıklılık en az kamera bilgisi kadar önemli.

Ama bugün asıl zorlayıcı olan başka bir şey var: belgeselciliğin dönüşümü. Çok büyük bir görüntü çağında yaşıyoruz. Sosyal medya ve dijital platformlarda sürekli bir içerik akışı var. Bu da iyi içeriğin görünürlüğünü zorlaştırıyor. İnsanların derinlemesine izleme ve odaklanma becerisi de zayıflıyor. Oysa belgesel tam tersini ister; sabır ve dikkat ister.

Bir de işin üretim tarafı var. Ülkemizde belgeseller zaten hiçbir zaman büyük bütçeli işler olmadı. Bugün sponsor bulmak ve bağımsız, nitelikli doğa belgeselleri üretmek daha da zor. Yani sahadaki mücadele kadar, belgeselin varlığını sürdürebilme mücadelesi de işin bir parçası.

- Yazmak mı, anlatmak mı, görüntüyle hikâye kurmak mı? Hangisi size doğaya en yakın ifade biçimi gibi geliyor?

Hepsinin dili farklı. Görüntü bazen tek bir kareyle çok güçlü bir duygu yaratabiliyor. Yazı, görüntünün taşıyamadığı derinliği; kokuyu, zamanı, hafızayı aktarabiliyor. Anlatmakta ise ses tonu, göz teması ve o an kurulan enerji devreye giriyor.

Sanırım ben en çok bu üçünün birleştiği alanı seviyorum. Çünkü doğa tek bir dille anlatılabilecek kadar sade değil. Çünkü doğa çok katmanlı.

Ama bugünün dünyasında insanlara en çok dokunan alanın anlatıcılık olduğunu düşünüyorum. Çünkü hepimiz dikkat dağınıklığı çağında yaşıyoruz. İnsanlar “kitap okuyamıyorum”, “telefona bakmadan bir şey izleyemiyorum” diyor.

Sürekli bölünen bir dikkat halimiz var.

Ama ilginç bir şekilde, insanlarla yüz yüze bir anlatıda göz teması kurduğunuzda, onları iyi bir hikâyenin akışına alabildiğinizde, telefonlarına uzanmadan uzun süre sizi dinleyebiliyorlar. Bu bana çok şey söylüyor aslında. İnsanların odaklanma becerisi tamamen kaybolmadı; sadece doğru deneyime ihtiyaç duyuyor.

Bir de bunu doğanın içinde yaptığınızda etki daha da büyüyor. Bir yürüyüş sırasında dikkati bir kuşa çekiyorsunuz, minicik bir çiçeğin renk detaylarını gösteriyorsunuz, bir yaprağın kokusunu hissetmeye davet ediyorsunuz… İnsan artık sadece dinleyici olmaktan çıkıyor. Deneyimin parçası oluyor.

Ben buna biraz “kendi belgeselini yaşamak” diyorum. Çünkü artık dışarıdan izleyen değil, hikâyenin içine giren kişi oluyorlar. Ve bence en kalıcı etki de tam burada oluşuyor. Doğaya en yakın ifade biçimi belki de tam olarak bu: insanı hikâyenin içine dahil etmek.

- Yörük kültürü, mitoloji ve doğa arasında güçlü bağlar kuruyorsunuz. Sizce modern insanın kaybetmeye başladığı en önemli doğa bilgisi ne?

Bence modern insanın kaybetmeye başladığı en önemli şey, doğayla ilişki kurma becerisi.

Eskiden insanlar doğayı sadece izlemiyordu; onunla yaşıyor, onu okuyordu. Rüzgârın yönünü bilir, kuşların davranışından hava durumunu sezer, bir ağacın gölgesinden zamanı tahmin ederlerdi. Ama bundan da önemlisi, düşünürken bile doğayı referans alırlardı. Bir insanın kurnazlığını anlatırken tilkiyi, çevikliği anlatırken atmacayı örnek verirlerdi. Çünkü doğa, insanın düşünme dilinin bir parçasıydı.

Bugün ise doğa çoğu insan için biraz arka plan görüntüsüne dönüştü; güzel bir fon gibi, hafta sonu gidilen bir yer gibi… Ama ilişki kurulan, danışılan, okunan bir alan olmaktan uzaklaştı.

Bazen bunu şöyle düşünüyorum: Bugün bir sorumuz olduğunda hemen yapay zekâya soruyoruz. Çok hızlı cevap alıyoruz. Oysa insan binlerce yıl boyunca cevapları doğada arıyordu. Ve doğa da cevap veriyordu; ama kendi ritmiyle… Sessizlikle, gözlemle, bazen bekleyerek.

Çünkü doğaya döndüğünüzde sadece dışarıdaki dünyayı değil, kendinizi de okumaya başlıyorsunuz. Bence doğada çok büyük bir bilgelik var. Ama bu bilgelik size hazır cevap sunmuyor; onu fark edecek açıklığı sizin yaratmanız gerekiyor.

Ve belki en önemlisi şu: Doğayla yeniden bağ kurduğumuzda sadece eski bilgileri hatırlamayacağız; yeni hikâyeler, yeni metaforlar, yeni bir kültür de üreteceğiz. Çünkü insan doğayla bağ kurduğunda sadece öğrenmez; yeniden üretmeye başlar.

- Şu sıralar sizi en çok heyecanlandıran proje hangisi? İzleyicide nasıl bir duygu bırakmasını istiyorsunuz?

Şu sıralar beni en çok heyecanlandıran şey, doğa okuryazarlığı yaklaşımının giderek daha fazla alanda karşılık bulduğunu görmek. Çünkü bu benim için artık sadece bir eğitim modeli ya da doğa etkinliği değil; bir dünyaya bakma biçimi.

Çocuklarla yaptığımız kuş gözlem etkinliklerinde de işe yarıyor, otellerde sürdürülebilirlik projelerinde de, antik kentlerde doğa–kültür anlatılarında da, şirketlerle yaptığımız doğa farkındalığı yürüyüşlerinde de… Bu bana şunu gösteriyor: İnsan aslında doğadan tamamen kopmuş değil; sadece doğru kapının aralanmasına ihtiyaç duyuyor.

Bir çocuğun dürbünle ilk kez bir kuşa bakarken yaşadığı heyecanla, yıllardır fark etmediği bir ağaca dokunan bir yetişkinin hissettiği şey aslında aynı: yeniden fark etmek.

Benim yaptığım çalışmalar dışarıdan farklı başlıklar gibi görünebilir; belgesel, kitaplar, çocuk etkinlikleri, Yörük hikâyeleri, turizm projeleri… Ama benim zihnimde hepsi aynı yere çıkıyor: insanla yaşadığı coğrafya arasındaki bağı yeniden kurmak.

İnsanlarda bırakmak istediğim temel duygu şu: Yaşadığımız dünya hâlâ büyülü bir yer. Sadece ona yeniden dikkatle bakmayı hatırlamamız gerekiyor.

Ben insanlara hazır cevaplar vermeye çalışmıyorum; daha çok bir kapı aralıyorum. O kapıyı açıp içeri girdiklerinde ise bence hepimizin unuttuğu bir dünya var. Kuşların isimlerini bildiğimiz, ağaçların hikâyelerini duyduğumuz, doğayı sadece tüketmediğimiz; onunla yeniden ilişki kurduğumuz bir dünya. Asıl dönüşüm de tam orada başlıyor.

Kaynak: ANTALYA EKSPRES GAZETESİ