Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Antalya Ticaret Borsası Meclis Üyesi Nuri Büyükselçuk, Ekspres’ten Selim Çelik'e konuştu. Büyükselçuk, mesleğe nasıl başladığından tarımdaki sorunlara, Türkiye’deki ekonomik şartlardan yeni dönemdeki finansal tahminlerine kadar birçok konuda detaylı ve samimi açıklamalarda bulundu.

İşte özel Nuri Büyükselçuk röportajı:

– Bu sektöre nasıl adım attınız? İş hayatınız nasıl başladı?
İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Fakültesinden mezun olduktan sonra Isparta’da aile şirketimizde ortak olarak çalışmaya başladım. 2001 yılında Antalya’da Nadir Un Fabrikası’nın satılık olduğunu duyunca, hem un sektörü hem de Antalya’da üretim yapma fikri bizi heyecanlandırdı. Nisan 2001’de bir aile şirketi olan Selçuklu Un ve Yem A.Ş.’yi kurarak üretime başladık. O günden bu yana aynı heyecanla ve her sene yeni yatırımlarla bugünlere geldik.

– Küçükken, ileride büyük bir sanayi kuruluşu sahibi olmayı hayal ediyor muydunuz?
İlk kurulduğu yıl 1980’de Isparta Anadolu Lisesi’ni kazandım ve 1 numaralı mezunuyum. Anadolu Lisesi’nde yoğun bir İngilizce eğitimi almak hem benim hem de arkadaşlarımın ufkunu çok geliştirdi. Çocukluğumdan beri de babamla hep aile işlerinin içinde oldum. Üniversitede okurken bir yandan İstanbul müşterilerinin tahsilatlarını yapardım. O günlerden bir gün ticaretle uğraşacağımı biliyordum; bir fabrika sahibi olmak ve orada iki kardeş olarak bizlerin çalışması da babamın en büyük hayaliydi. Allah’a şükür babam hâlâ başımızda ve biz de iki kardeş onun hayalini gerçekleştirmiş olduk.

– Birçok kuruluşta görev alıyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında örnek bir kişiliksiniz. Türkiye’de katılımcı demokrasi açısından eksiklikler görüyor musunuz?
Yüce Önder Atatürk’ün bizlere en büyük armağanı ve mirası Cumhuriyet, demokrasi ve çok sesliliğin vücut bulduğu bir idare sistemidir. Katılımcı demokrasi; sivil toplum örgütlerinin, düşünce kuruluşlarının katkıları ile toplumsal kalkınmanın itici dinamosu olur. Bunun en güzel örneklerini İskandinav ülkelerinde görebiliriz. Ülkemizde maalesef 1980’lerden sonra dernek, örgüt gibi kavramlara gençler soğuk bakmaya başladı; bugün örgütlü toplum olmaktaki eksikliklerin temellerinin o günlere dayandığını düşünüyorum. Ben kendi adıma en üst mesleki örgütümüz olan Türkiye Yem Sanayicileri Derneği’nde Yönetim Kurulu Üyeliği, Antalya Ticaret Borsası’nda da Meclis Üyeliği görevlerini icra etmekteyim.

– Teknopark yönetim kurulu üyesisiniz. Teknolojinin iş hayatı ve sanayi üzerindeki etkileri hakkında genel olarak neler söylemek istersiniz? Bir sanayici olarak teknolojinin iş gücü maliyetini düşürmesi ve işsizliği artırabileceği yönündeki görüşler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kurulduğu günden beri Antalya Organize Sanayi Teknoparkı Yönetim Kurulu üyesiyim. Rahmetli Başkanımız Ali Bahar’ın geleceği kucaklayan vizyonu ile kurulan teknoparkımızda hedefimiz genç beyinlerin fikirleri, üniversite hocalarımızın bilgi birikimlerini, sanayicimizin tecrübeleri ile harmanlayıp fabrikalarımızın ihtiyacı olan yeni teknolojilerin geliştirilmesini sağlamak. Bugünün global iş dünyasında işletmeler için değerli girdi teknoloji ve bilgidir. 18. yüzyılda başlayan sanayi çağını ıskalayan Osmanlı İmparatorluğu maalesef bunun bedelini çok ağır ödemiştir. İnternetin yaygın kullanımı ile başlayan ve bugün Çin başta olmak üzere tüm sanayileşmiş ülkelerin kıyasıya rekabet ettiği bilgi ve bilişim çağının gereklerini yerine getirerek dünyada hak ettiğimiz yeri almalıyız. Teknoloji ve yapay zekâ tüm işletmeler için bir gereklilik değil, hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için bir zorunluluk hâline gelmiştir.

– Sektörünüz gereği tarım ile doğrudan ilgileniyorsunuz. Tarımın geleceğinin karanlık olduğu fikrine katılıyor musunuz? Şehirleşme ve kırsaldaki çiftçi sayısının azalmasının devam edişini nasıl yorumluyorsunuz?
Maalesef ülkemizde kontrolsüz bir şekildeki şehirleşme, kırsaldaki nüfusun azalmasına ve yaş ortalamasının 50’lerin üstüne çıkmasına yol açmıştır. Kırsaldan bu kaçışın en fazla etkilediği sektörler tarım ve hayvancılıktır. Bir an önce kırsaldaki yaşam özendirilmeli, Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi okullar, kültürel ve sosyal imkânlar kırsala da götürülmeli; pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi şehirde de aynı sosyal yaşam şartları olmalıdır.

– Su krizi artık uzak gelecekte beklenen bir sanı değil, bugün yaşanan bir gerçek. Su krizinin tarıma etkileri neler? Su kıtlığının önüne geçmek için neler yapılabilir?
Su krizi artık bugünün tarımında üretim politikalarını etkileyen ve belirleyen bir realitedir. Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2024’te duyurduğu tarımsal üretim planlaması da suyu merkeze alarak hangi alanda hangi ürünü ne kadar ve nasıl üretmemiz gerektiğini ortaya koyan bir uygulamadır. Tarım yaparken en belirleyici etken su olmalı ve suyun gelecek nesillerden ödünç alındığı bilinci ile en efektif, ekonomik şekilde kullanılmalıdır.

– Tarımsal eğitim tarımın geleceği için oldukça önemli. Türkiye’deki eğitim sistemi tarımı destekler nitelikte mi? Tarımsal eğitim için neler yapılmalı?
Daha önce bahsettiğimiz tarımsal planlama, kırsaldan kente göç gibi tarımsal eğitim de Türk tarımının geleceği için olmazsa olmazlardandır. Su, toprak gibi kısıtlı kaynaklarla yapılan tarımdan maksimum fayda almak için en bilinçli ve tarımsal eğitim almış gençlerle yapmamız lazım. Tarımsal eğitim kesinlikle tarım işletmelerinin ihtiyaçları doğrultusunda ve onların himayelerinde, destekleri ve yönlendirmeleri ile yapılmalıdır. Bu eğitimi tamamlayan mezunlar tarlalarda, seralarda, çiftliklerde hemen istihdam edilebilecek tüm beceri ve bilgilerle donanmış olmalıdır.

– Uzun süredir sanayici ve üretici finansmana erişimde sorunlar yaşıyordu. Bu sorunlar faiz indirimleri ile sona erdi mi?
TCMB, Mart 2025’te ara verdiği faiz indirimlerine Temmuz ayında faizleri %46’dan 300 baz puan indirimle %43’e düşürerek devam etti. En son 11 Aralık 2025’te de 150 baz puan indirimle politika faizi %38 seviyesine indi. Amerikan Merkez Bankası FED’in faizinin %3,5, Avrupa Merkez Bankası ECB’nin faizinin de %2 olduğu göz önüne alındığında bu oranların ne kadar yüksek olduğu aşikârdır. Global piyasalarda rakiplerimiz olan sanayicilerin 1 yılda ödediği faizden daha fazlasını Türk iş dünyası her ay ödemektedir. Maalesef kredi maliyetleri, TCMB faiz indirimleri ile orantılı olmamakta; bankaların kredi büyümesine konan sınırlamalar bunu engellemektedir. Enflasyonu kontrol altına almak adına uygulanan bu tür bankacılık regülasyonları sanayi sektörünü çok zorlamakta; bunun sonucu olarak da maalesef işten çıkarmalar, konkordato ve iflaslar yaşanmaktadır. Kapanan her fabrika hem bir istihdam kapısı hem de uygarlık savaşında düşen bir kaledir.

– Döviz ve enflasyon dengesizliği hakkında neler söylemek istersiniz?
Enflasyonu kontrol altına alma ve düşürme politikaları doğrultusunda döviz kurları enflasyonun altında artmakta; bu da istihdam, enerji, nakliye, hammadde gibi girdileri TL enflasyonu ile artan ama ürünleri döviz ile satmak zorunda olan ihracatçı, sanayici, yaş sebze-meyveci, çiçekçi ve turizmci gibi pek çok sektörü olumsuz yönde etkilemektedir. Türk ekonomisinin en ön cephede savaşan, ekonominin can suyu olan dövizi kazandırmak için cansiperane mücadele eden ihracatçılar, dış piyasalarda pazar kaybetmemek için ya maliyetine satışlarına devam etmekte ya da zararlarını nasıl minimize eder de reel döviz kurlarını göreceğimiz günlere ulaşabiliriz derdindedir.

– Ekonomik anlamda nasıl bir 2026 bekliyorsunuz?
2024 ve 2025’te uygulanan enflasyonla mücadele politikalarının bu yıl da aynı yoğunlukta süreceğine inanıyorum. Maalesef bu yıl da iş dünyamızı sıkı para politikaları, finansmana erişimde zorluklar, görece yüksek faizler beklemektedir. Tarım sektöründe “çiftçinin en büyük sermayesi senesidir” diye çok sevdiğim bir söz vardır. Biz de sanayiciler olarak uygulanan ekonomi politikalarının başarıyla devamını, inşallah 2026’da olmasa bile 2027 ve sonrasında daha aydınlık günler görmeyi umuyoruz.

Kaynak: ANTALYA EKSPRES GAZETESİ