Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler son yıllarda ciddi mesafe kat etmiş olsa da iki ülke Suriye, Libya, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının çıkarılıp dünya pazarlarına ulaştırılması ve liberal dünya düzeninin geleceği gibi konularda farklı düşünüyorlar. Bu da bizlere iki ülke ilişkilerinin krizlerden muaf ve hatta stratejik bir ortaklık düzleminde sürdürülebilir olup olmadığını sorduruyor.

Siyasi, ekonomik ve stratejik alanlarda Türk-Rus işbirliği son on yılda yoğunlaştı. Türkiye, Rusya'ya benzer şekilde sahip olduğu imparatorluk mirasından dolayı zaman zaman emperyalist bir vizyon izliyor. Rus güvenlik seçkinlerine benzer bir şekilde, Türkiye'nin yönetici elitleri, Türkiye'yi, Osmanlı sonrası coğrafyalarda nüfuz sahibi olmayı hakeden bir ülke olarak yeniden kurguluyorlar.

Her iki ülke elitleri milli menfaatler, güvenlik çıkarları ve stratejilerini tanımlarken genelde yukarıdan aşağıyave devlet merkezli bir yol izliyorlar. Devlet her iki toplumda da kutsal ve hikmetinden sual olunmaz kabul ediliyor. Ulusal çıkar ve güvenlik politikalarını devlet perspektifinden tanımlamak her iki tarafın da paylaştığı bir eğilim. Her iki toplum da, geleneksel toplumsal, politik ve kültürel değerlerin liberal, post-modern ve hedonisttik Batı değerlerine karşı korunması gerektiği konusunda tutucu. Her iki ülkede de devlet ve toplum birbirlerini karşılıklı olarak oluşturuyor. Batının evrenselci medeniyet algısı karşısında günümüz Rus ve Türk yönetici elitleri kendilerini Avrasya ve Türk-İslam medeniyetlerinin temsilcileri ve savunucuları olarak görüyorlar. Her iki devlet de sıradan bir ulus devlet değil, bunun çok ötesinde belli bir medeniyet tasavvurunun temsilcisi olarak addediliyor.

Her iki ülke elitlerine göre liberal demokratik dönüşümü güçlendirmek adına benimsenen politikalar toplumun uyumlu ve homojen karakterini olumsuz etkileyecekse derhal terk edilmeli. Her iki ülkedeki iktidar seçkinleri, ülkelerinin mücavir bölgelerinde Batı tarafından desteklenen liberalleşme ve demokratikleşme hareketlerinin ana hedefinin Türk ve Rus etkisinin çevrelenmesi ve kısıtlanması olduğunu düşünüyorlar. Rusya, Sovyet sonrası coğrafyadaki sözde renk devrimlerine karşı çıkarken, Türkiye de Osmanlı bakiyesi coğrafyalarda rejim değişikliği yönündeki Batılı girişimlere şüpheyle yaklaşıyor.

Bunun dışında Batı'dan dışlanma konusundaki ortak algıların son zamanlarda Türkiye ve Rusya'yı birbirine daha da yakınlaştırdığı görülüyor. Her iki toplum güçlü ve karizmatik liderlerin gelişmesi için verimli bir zemin sunuyor. Güçlü icra yetkilerini elinde tutmak, toplumlarını ulusal ihtişamın arkasında harekete geçirmek, milletlerini canlı organizmalar olarak tanımlamak, toplumdan ayrılan yozlaşmış elitlere karşı ulusal iradeyi temsil ettiğini iddia etmek, küreselleşen ve küçülen bir dünyada toplumlarının karmaşık ve çok yönlü sorunlarına basit ve çoğunlukla duygusal çözümler sunmak, hem Vladimir Putin hem de Recep Tayyip Erdoğan'ın paylaştıkları ortak liderlik özellikleri.

Aralarında var olan güçlü kişisel kimyanın yanı sıra iki lider son yıllarda defalarca görüştü. Hem Moskova hem de Ankara ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin uzun süreli bir çöküş yaşadığını ve ortaya çıkmakta olan uluslararası düzenin çok kutuplu bir şekilde tanımlanması gerektiğini düşünüyor. Her iki ülke Batı dışı aktörlerin ortayaçıkmakta olan yeni düzenininkural ve normlarının belirlenmesindedaha fazla söz sahibi olması gerektiğini düşünüyor. Kozmopolit ahlak ve evrensel insan haklarına ilişkin iddialar her iki ülkede de güçlü bir eleştiri altında. Rus ve Türk toplumlarında insan hakları merkezli liberal devlet-toplum anlayışı güçlü değil.

Aralarındaki ortak noktalara rağmen, yine de Rus ve Türk revizyonizminin aynı ilkeler üzerine oturduğunu söylemek yanlış olur. Rusya, liberal dünya düzeninin kurucu değerlerine meydan okuyarak statüsünü geri almaya çalışan eski bir süper güç iken, Türkiye, yirmi birinci yüzyılın keşfedilmemiş bölgelerinde yolunu bulmaya çalışan yükselen bir orta güç.

Rusya ulusal ve dış politika kimliğini Batıya muhalefet üzerinden tanımlarken, Türkiye'nin Batılı güçlerle on yıllara dayanan kurumsal ilişkisi onun önündeki fırsat ve kısıtları önemli derecede belirliyor. Türkiye'nin revizyonizmi yumuşak dengeleme mantığıyla uyumlu olacak şekilde liberal uluslararası dünya dizenini içeriden dönüştürmeyi hedeflerken, Rus revizyonizmi yumuşak dengelemeden sert dengelemeye kolayca kayacak mahiyette. Türkiye, sert dengeleme stratejileri yoluyla liberal uluslararası düzenin radikal revizyonunu amaçlayan devrimci bir devlet değil. Liberal uluslararası düzenin bugünün dünyasında var olan güç dengesini daha ikna edici bir şekilde yansıtması koşuluyla, Türkiye muhtemelen mevcut liberal düzeni tercih edecek.

Türk yöneticiler, Türkiye'nin uluslararası kimliğinin 'erdemli', 'insancıl' ve 'sorumlu' bir güç olarak tanımlanmasını önemsiyor ve bu yönde ciddi çaba harcıyor. Rus yöneticileri benzer çabalar içerisinde görmüyoruz. Rusya kendine ait bir marka oluşturmaya çalışmak yerine, sert güç imkanlarından kaynaklanan avantajlarını başkalarının gözünde saygınlık ve itibar kazanma yolunda pervasızca kullanmaktan çekinmiyor. Türkiye ise orta büyüklükteki güç kapasitesine rağmen kendi hikayesini yazma ve anlatma yolunda yumuşak güç unsurlarına yatırım yapıyor.

Bu anlamda, Türk ve Rus revizyonizmi arasında kesin bir karşıtlık var. Örneğin Putin'in Rusya'sı Transatlantik ittifakında bir çatlak meydana getirebilmek için Avrupa genelinde Rus yanlısı her türlü illiberal ve popülist siyasi hareketlere destek verirken, Türkiye, NATO'yu ulusal güvenlik çıkarlarının gerçekleştirilmesinde hayati görüyor ve ittifakın içeriden dönüşümüne çalışıyor.

Evet, yumuşak dengeleme stratejisinin bir parçası olarak, Türk yöneticiler artık dünyanın beşten büyük olduğu görüşünü daha fazla dile getiriyorlar ve Türkiye'nin Batılı olmayan güçlerle samimi ve faydacı ilişkiler geliştirme çabaları eksilmeden devam ediyor. Ama son kertede gerek AB gerek de NATO üzerinden Batıyla kurulan kurumsal ilişkiler Türkiye için hala çok önemli.

Tek-KuşakTek-Yol girişimi çerçevesinde Çin ile ortak projeler geliştirmeye özen gösteren, Asya Altyapı ve Yatırım Bankası'na katılan, Katar ve Somali gibi uzak bölgelerde askeri üsler kuran, Rusya'dan S-400 füze savunma sistemi satın alan, MIKTA ve MINT gibi küresel ve bölgesel yönetişim girişimlerine katkıda bulunan bir Türkiye var artık. Batılı güçlerin uluslararası politikadaki görece ağırlığının azalması ve Batılı olmayan güçlerin etkisinin eşzamanlı artışı, Türkiye'nin dış politikasındaki manevra kabiliyetini ve pazarlık gücünü artırıyor.

Ancak bu, hiçbir şekilde özünde sert dengeleme karakteri taşıyan bir Türk revizyonizmini çağrıştırmıyor. Türkiye'nin NATO'ya hala çok değer verdiği ve AB'ye üyeliğini uzun vadeli bir devlet çıkarı olarak tanımladığı ortada. Rusya, NATO müttefikleri arasında çatlak yaratmak amacıyla Türkiye'ye araçsal bir bakış açısıyla yaklaşırken, Türkiye bir yandan Rus yapımı hava savunma füze sistemleri alırken diğer yandan da NATO'nun kendi çıkarlarıyla uyumlu olacak şekilde dönüşmesine içeriden katkı vermeye devam ediyor.

Türk-Rus ilişkilerindeki yakınlaşmayı ve ara ara oryaya çıkmakta olan gerginlikleri bu arka plan ışığında değerlendirmekte fayda var.