Türk dış politikasının Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana takip ettiği genel seyir izlendiğinde güvenlik kültürünün önemli bir yer işgal ettiği görülür. Güvenlik kültüründen ne anlaşıldığı zaman içinde değişebilir. Yönetici elitlerin dünya görüşlerine ve tarihi mirası yorumlama şekillerine bağlı olarak güvenlik kültürü de farklı şekillerde tanımlanabilir.
Güvenlik kültürü ülkelerin güvenliği nasıl tanımladıkları, hangi aktörlerin bu süreçte etkili oldukları, tehdit algılamalarının nasıl oluştuğu ve tehditlerle mücadelede hangi araçların kullandığıyla ilgilidir. Kimin/neyin güvenliği, neye karşı güvenlik, nasıl güvenlik sorularına verilecek cevaplar o ülkenin güvenlik kültürünün şifrelerini sunar. Güvenliğin bir kültür şeklinde tanımlanması güvenlik konusundaki algılamaların zamanla bir sosyal gerçeklik kazandığını ve kolay kolay değişmediğini ifade eder. Güvenlik kültürü denen şey yapısal olup konjektürel şartlara bağlı olarak kolayca değişmez. Etkileri uzun sürelidir. Eğitim ve sosyalleşme süreçlerinin parçası olarak nesilden nesle aktarılır ve içselleştirilir. Güvenlik kültürünün toplumun geneli tarafından kabul görmesi toplumsal psikolojinin temel dinamikleriyle uyumlu olmasına yakından bağlıdır.
Türkiye Cumhuriyeti görece olarak yeni bir devlet olsa da sahip olduğu güvenlik kültürü uzun yıllara dayanır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşanan siyasi, ekonomik ve askerî gelişmeler bu kültürün şekillenmesinde etkili olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti birçok yönden Osmanlı İmparatorluğu'nun bir devamı olarak görülebilir. Bu yönler arasında güvenlik kültürü özel bir yere sahiptir.
Osmanlıdan kalan en önemli miras hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti'nin yöneticilerinin genelinin kendilerini büyük bir imparatorluğun mirasçısı olarak görmeleri ve Türkiye'yi dış ve güvenlik politikaları bağlamında hem kendi yakın bölgesinde hem de küresel ölçekte otonom hareket edebilen büyük ve iddialı bir devlet olarak kurgulamalarıdır. Osmanlıdan kalan bu büyüklük hissi çeşitli zaman dilimlerinde çeşitli şekillerde tezahür etmiştir. Türkiye, uluslararası sistemdeki büyük güçlerle karşılaştırıldığında maddi güç imkanları açısından orta büyüklükte bir ülkedir. Ama bu maddi dezavantajlı durum Türk yöneticileri büyük düşünmekten ve kendilerini büyük güçlerdeki muhataplarıyla eşit görmekten alıkoymamıştır. İmparatorluk geçmişine sahip olmak, hem çevreye hem de küresel politikalara nizam verme dürtüsünü hep zinde tutmuştur. Bu dürtü bazı zamanlarda, örneğin Soğuk Savaş zamanında, geri planda kalırken, bazı zamanlarda da, örneğin Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerinin iktidarda oldukları son onsekiz yılda, daha fazla gözle görülür bir karakter kazanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun zamanın Avrupalı devletleriyle yaşadığı tecrübelerin ortaya çıkardığı bir diğer önemli etki Batıya karşı aşk ve nefret duygularının eş zamanlı olarak hissedilmesidir. İmparatorluğun sonunun Batılı devletlerin elinde gerçekleşmesi Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerini Batıya karşı hep ihtiyatlı olmaya sevk etmiştir. Batıya katılarak ve Batılı değer ve teknikleri alarak hayatta kalma dürtüsü devam ederken, aynı zamanda Batılı devletlerden şüphe duyulmaya devam edilmiştir. Batılılaşma yolunda Türkiye'nin ulusal kimliğinin, topraksal bütünlüğünün ve egemenliğinin zayıflayabileceği endişesi uzun yıllar hep canlı kalmıştır. Batı hem kendisine kavuşulması gereken bir sevgili, hem de kendisinden nefret edilen potansiyel bir düşman olmuştur Türkiye için. AB üyelik sürecinin Türkiye'yi bölüp zayıflatabileceği ve zamanında Avrupalı güçlerin Sevres Antlaşması'yla yapamadıklarını üyelik süreciyle yapmaya çalıştıkları düşünceleri Türk toplumunun büyük çoğunluğunda tazeliğini korumaktadır.
Avrupa'ya karşı olan bu psikolojik bakış açısı, zamanında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa siyasetinde başat aktörlerden biri olması ve kendi istek ve çıkarlarını Avrupalı güçlere dayatabilme kapasitesine sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Avrupa'yla olan mücadelesinde geridüşüp reçete olarak Avrupalılaşmayı tercih edene kadar Türkler kendilerini hep Avrupalıların üstünde bir yerde görmüşlerdir. Bu psikolojik bir unsur olup nesilden nesile aktarılmaktadır. 'Avrupa Avrupa duy sesimizi! İşte bu Türklerin ayak sesleri' tarzındaki söylemler günün birinde Türkiye'nin Avrupa siyasetinde tekrardan başat bir aktör olacağına dair toplumun genelinde var olan psikolojik ön kabulle ilgilidir.
Türkün Türkten başka dostu olmadığı ve başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin Türkiye'nin ulusal güvenliğine yönelmiş en önemli tehditler arasında yer aldığı düşüncesi son yıllarda güçlenmiştir. Türk toplumun genelinde Batıya karşı olan eleştirel tutum birçok Müslüman ülkeden çok daha ileri boyutlardadır.
İmparatorluk bakiyesine sahip olmak ve Batılı güçlerle yaşanan tarihi tecrübeler, Türkiye'nin egemenlik ve güvenlikpolitikalarının oluşumu ve iç işlerinin idaresi bağlamında oldukça hassas ve kıskanç bir tutum takınmasını doğurmuştur.
* * *
Osmanlı'dan kalan bir diğer miras Türkiye Cumhuriyeti'nde güvenliğin uzun süre devlet merkezli bir bakış açısından tanımlanmasıdır. Buna göre esas olan devletin bekası ve topraksal bütünlüğüdür. Devlet denen olgu, toplumdan bağımsız ve onun üstünde konumlandırılmıştır. Devlet güvende olduğu zaman, toplum da güvende olacaktır. Devlet merkezli güvenlik anlayışı, toplumu devletin hizmetinde görür ve vatandaşlardan tam bir sadakat bekler. Vatandaşlık bağıyla devlete bağlı olmak özgür birey olmanın vazgeçilmez unsurudur. Vatandaşlık bağı diğer her türlü kimliksel tanımlamaların ve aidiyetlerin üzerindedir. Vatandaşlardan beklenen devletin güvenliği ve bekası söz konusu olduğunda kendilerini bu uğurda feda etmeye hazır olmalarıdır.
Devletin güvende olabilmesi, toplumun homojen bir karakter sergilemesini ve görev ve sorumlulukların haklar ve özgürlüklerden daha önde tanımlanmasını gerektirir. Bu anlayış devletin kendi güvenliği söz konusu olduğunda toplumu şekillendirebilmesini ve bazen de toplumsal talepleri baskılamasını meşru görür. Toplumun homojen ve uyumlu karakterini bozacak toplumsal talepler, özellikle de kimliksel tanınma yönündeki talepler, tehlikelidirler. Çeşitlilik ve çok seslilik tehlike olarak algılanabilir. Unutmamak gerekir ki Osmanlı İmparatorluğu'nun sonunu hızlandıran gelişmelerden bir tanesi,İmparatorluğun çok etnikli ve çok kültürlü karakterinin devletin bütünlüğünü zayıflatması ve imparatorluğun bu özelliklerinin dış güçlerin imparatorluğun iç işlerine kolayca müdahale edebilmesini mümkün kılmasıdır. Cumhuriyetle birlikte devlet ve toplum arasındaki farklılıkların ve uyumsuzlukların kaldırılması hedeflenmiş ve tek devlet - tek millet felsefesi hayata geçirilmiştir. Bu düşünce yapısı Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze Türkiye'nin güvenliğe bakışını şekillendirmiştir.
* * *
Diğer devletlerin dost ya da düşman olarak görülmeleri onların Türkiye'nin bu toplumsal hassasiyetleri karşısında takınacakları tutum ve Türkiye devletinin bekasına yönelik izleyecekleri politikalarla yakından ilgilidir. Uzun yıllar AB üyelik sürecinin potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak görülmesinde ve ABD'nin Irak'ı işgali sonrasında Amerikan karşıtı tutumların zemin kazanmasında, AB'nin Türkiye'ye karşı izlediği ikircikli tutumun ve ABD'nin Ortadoğu siyasetinin Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütünlüğüne zarar vereceği düşüncesi etkili olmuştur. Diğer yandan Türkiye'nin diğer ülkelere karşı olan bakışı onların PKK terör örgütüne olan yaklaşımlarından yakından etkilenmiştir. Benzer bir şekilde Türkiye'nin Arap Baharı öncesi ve sonrasında Ortadoğu bölgesinde yaşanan gelişmeler karşında takındığı tutum, devlet merkezli güvenlik kültürünün şekillendirdiği bakış açısından bağımsız olarak açıklanamaz. Son dönemde Türkiye'nin dış ilişkilerinde belirleyici olmaya başlayan unsurların başında diğer ülkelerin Türkiye'nin FETÖ terör örgütüne karşı verdiği mücadelesinde ne kadar onun yanında yer aldıklarıdır.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras kalan bir diğer unsur Türkiye'nin kendisini devamlı surette dış düşmanlar tarafından kuşatılmış hissetmesi ve bu tehditten korunmak için de sadece kendi imkanlarına güvenmesi gerektiği düşüncesidir. Türkiye'nin bir 'Yalnız Kurt' olduğu algısı toplumsal bellekte yer etmiştir. 'Türkün Türkten başka dostu yoktur', 'bir Türk dünyaya bedeldir' ve 'su uyur düşman uyumaz' gibi atasözleri uzun tarihi tecrübelerin ortaya çıkardığı algılamalardır. Yabancı uluslara karşı güvensizlik içinde hissetmek Türk ulusunun neredeyse karakteristik bir özelliğidir.