1970'li yılların sonundan itibaren dünyaya açılmaya başlayan Çin şu anda dünyanın ABD'den sonra en büyük ikinci gücü. 15 trilyon dolarlık bir ekonomiyle Amerikan ekonomisinin yaklaşık yüzde yetmişine tekabül eden bu güç her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Küresel tedarik zincirlerinin yarısından fazlası Çin merkezli. Dünyanın en büyük ihracat ve ithalatçısı Çin. Yüzden fazla ülkenin birinci ticaret ortağı olan Çin, kendi ekonomik ve siyasi nüfuz alanını genişletmek adına 'Tek Yol Tek Kuşak' projesini adeta jeopolitik bir silah olarak kullanıyor. Ne kadar fazla ülkeyi siyasi ve ekonomik anlamda Çin'e bağımlı kılarlarsa o kadar fazla etkili olacaklarını düşünen Çinli liderler Çin'in merkezinde yer aldığı networkler oluşturmak için gece gündüz çalışıyorlar.
* * *
Askeri harcamalarını son 30 yılda muazzam bir şekilde arttıran Çin, ABD'den sonra yaklaşık 300 milyar dolarlık bir savunma bütçesine sahip. Artan ekonomik ve askeri gücüne paralel olarak kendi bölgesi olan Doğu ve Güneydoğu Asya'da bölgesel hegemon olmaya soyunan Çin, ABD'nin buradaki varlığını artık çok daha sesli sorguluyor. Küresel yönetişim sorunlarının halledilmesinde 'çekimser' kalmayı ve başkalarını ürkütmemek adına inisiyatif almamayı yeğleyen Çin artık çok daha özgüvenli ve kendi çözümlerini sunma konusunda cesur davranıyor.
* * *
Çin'e yönelik olumlu bir algı yaratmak Çin'in küresel güç stratejisinin en önemli parçalarından. Başkalarının sizi algılaması sizin gücünüzün sınırlarını ve meşruiyetini belirlemede etkili olduğundan Çinli liderler bu algı oluşturma işini stratejik bir akılla yukarıdan aşağıya merkezi bir şekilde yapıyorlar. Bu minvalde Çin'in hikayesini dünyaya anlatmak, Çin dili ve kültürünü dünyaya tanıtmak adına başta Konfüçyüs enstitüleri olmak üzere birçok kanaldan aktif kamu diplomasisi ve halka ilişkiler kampanyaları yürütüyorlar.
* * *
Çin kendini dünyaya anlatırken kendi kültür, değer ve normlarını başkalarına kabul ettirme çabası içine girmiyor. Kendi değerlerini değerler zincirinin en tepesinde görseler de Çinli liderler başkalarını bu değerler etrafında dönüştürmeye çalışmıyorlar. Çin'in benzersizliği ve taklit edilemezliği noktasında aşırı bir özgüven içinde Çinli liderler. Bu noktada Amerika'dan ayrışıyor Çin. Amerikalılar kendi değerlerini sadece evrensel olarak görmekle kalmıyor aynı zamanda onları başkalarına yaymayı ulusal kimliklerinin doğal bir uzantısı ve Tanrının kendilerine yüklediği bir misyon olarak görüyorlar. Bu açıdan bakıldığında başkalarının iç işlerine müdahil olma ve dünyanın çeşitli yerlerinde ulus inşası tarzında sosyal mühendislik projelerine girişme daha çok Amerikan dış politika pratiklerinde görmeye alıştığımız durumlar.
Çinliler böyle bir topa asla gitmiyorlar. Çin her ne kadar kendini dünyanın merkezinde görüp kendini cennetle yeryüzü arasında Orta Krallık olarak tanımlasa da, bunu daha çok jeoekonomik ve jeopolitik nedenlerle yapıyor. Devletlerin iç işlerinde tamamen bağımsız oldukları, insanı nedenlerle de olsa başkalarının iç işlerine karışılmaması gerektiği, evrenselcilik yerine görecelilik prensibinin kabul edilmesi gerektiği Çinli liderlerin aralıksız bir şekilde vurguladıkları noktalar.
* * *
Farklılıklar içinde barışçıl ve uyumlu yaşama, Çin felsefesinin ve Konfüçyusçu geleneğin önemli bir varsayımı. Amerika'nın yaptığının aksine başkalarını kendine benzetmeye çalışmak ya da herkesi özgür ve eşit bireyler noktasında eşitlemek Çin geleneğinde olmayan şeyler. Farklılık ve eşitsizlik doğanın en temel kanunu. Bunlara uyulduğu müddetçe devlet içi sosyal düzende de devletlerarası uluslararası düzende de sorun olmaz. Hiyerarşi ve uyum bu süreçte anahtar kavramlar. Farklılıklar içinde uyumu sağlayacak bir otorite gerekiyor. Çin Komünist Partisi bu süreci uzun yıllardır Çin'in içinde yapıyor. Şimdi de Çin bu rolü dünya ölçeğinde oynamaya soyunuyor. Dikkat edilirse bu süreçlerin uygulanmasında Çin'in kendini ne kadar merkezi konumda tanımladığı görülür. Bu çok hiyerarşik ve merkezi bir bakış açısı. Dolaylı yollardan da olsa içinde bir biat kültürü ve sorgusuz sualsiz itaat pratiklerini barındırıyor.
* * *
Çinlilerden beklenen Çin Komünist Partisi'nin yarı ilahi otoritesini sorgusuz sualsiz kabuk etmeleri ve sosyal ve ekonomik konumlarının kendilerine yüklediği rolleri bir makinanın dişlileri misali oynamaları. İçine doğdukları toplum bireysel olarak her bir Çinlinin üzerinde yer alıp onları adeta belli rollere hapsediyor. Çin Komünist Partisi ve onun lideri adeta büyük Çin ailesinin babası konumunda. Aileye bir kere girmişseniz artık size verilen rolleri oynamalısınız. Çıkmaksa hiç kolay değil. İsyankarlıkla suçlanmak ve şeytanlaştırılmak kaçınılmaz.
* * *
Çin aynı bakış açısını uluslararası ilişkilerine de uyguluyor. Merkezinde otorite figürü olarak Çin'in yer aldığı birbirini takip eden daireler şeklinde Çin hemen hemen herkesle ilişki kurmayı önemsiyor. Önceden dost ya da düşman diye tanımlamak yerine, her bir ülke ilişki içinde olunması gereken bir aktör olarak görülüyor. İlişkinin yoğunluğu ve kapsamı çerçevesinde ya en yakın dairede yer alıyorsunuz ya da en dıştaki. Ama burada önemli olan ilişkisellik kavramı. İlişki içinde olmak kendi başına değerli. Amerika'nın aksine, Çinlilerin gözünde dünya siyah ya da beyaz değil. Amerikan pratiğinde sıklıkla gördüğümüz askeri ittifaklar kurmak ve ülkeleri dostlar ve düşmanlar diye ikiye ayırmak Çin pratiğinde yok. Amerika düşman olarak tanımladıklarını yaşatmamak için her şeyi yaparken, Çin ilişkiler ağının en dış çeperinde tanımladıkları dahil olmak üzere kimseyi ne ortadan kaldırmaya ne de kendine benzetmeye çalışıyor. Tek beklediği herkesle, bütün dahili farklılıklarına rağmen, faydacı ekonomik ilişkiler kurmak, başkalarının Çin'in merkezi konumunu kabul etmeleri ve Çin'in talep ettiği saygıyı Çin'e göstermeleri. Çin, başkalarını ekonomik ilişkiler ağı üzerinden değerlendiriyor.
* * *
Saygı, statü ve merkezilik taleplerinin kabul görmesi Çin'in İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan günümüze takip ettiği dış politikasının ana unsurlarını oluşturuyor. Komünist Parti'nin iktidara gelmesiyle yüzyıllık aşağılanma sürecinin (1840-1949) sona erdiğine inanan Çin, 1970'lerin sonundan günümüze devam eden kalkınma ve dünyaya açılma süreciyle bu durumu adeta taçlandırmak istiyor. Binlerce yıllık bir medeniyet geçmişi, 1800'lü yıllara kadar dünya ekonomisinin merkezinde yer alması, kendini Orta Krallık olarak tanımlaması, kendini sıradan bir ulus-devlet yerine herkese nasip olmayan medeniyet-devlet olarak tanımlaması ve birbuçuk milyarlık nüfusa sahip olması Çin'in küresel liderlik arzularının arka planında yatan itici güçleri oluşturuyor. Çin'in stratejik kültürü, toplumsal değer yargıları, siyasi değerleri ve dış politikasına yön veren prensipler, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerinkilerle uyuşmuyor.
Covid-19 salgını sonrası ortaya çıkması muhtemel yeni dünya düzeninde Çin'in eskiye nazaran daha fazla rol oynayacağına dair güçlü bir kabul var. Bu rolün ne olacağı, nasıl icra edileceği ve olası başarı şansına dair düşünmeye devam edeceğiz.