Dünyada her yıl örümcek ısırması nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 10’un altında kalırken, örümcek ve yılan gibi canlılara yönelik korkular toplumda oldukça yaygın görülüyor. Uzman Psikolog Anıl Yıldız, bu korkuların yalnızca doğuştan gelen bir özellik olmadığını belirterek, biyolojik yatkınlıkların yanı sıra çocukluk deneyimleri ve çevreden öğrenilen davranışların da etkili olduğunu söyledi.

Dünyada her yıl örümcek ısırmasından ölenlerin sayısı 10’dan az olsa da örümcek ve yılan gibi canlılara karşı duyulan fobiler toplumda oldukça yaygın bir şekilde görülüyor. Evde veya sokakta aniden karşılaşılan bir örümcek ya da yılan, birçok insanda panik duygusunu tetikleyebiliyor. Çevre Araştırma ve Eğitim Enstitüsü verilerine göre dünya genelinde örümcek ısırığı nedeniyle yaşanan can kayıpları yılda 10’un altındayken, bu canlılara karşı duyulan korkunun mantıksız seviyelere ulaşması fobilerin kaynağını tartışmaya açıyor. Uzmanlar, insan hayatını kısıtlayan ve tehditle orantısız şekilde gelişen aşırı korkuların fobi olarak tanımlandığını belirtiyor.

‘BAZILARIMIZ ÇIĞLIK ATIYOR’
Örümcek görüldüğünde insanların birbirinden farklı tepkiler verebildiğini belirten Yıldız, “Bir örümcek gördüğümüzde neden bazılarımız sadece uzaklaşırken, bazılarımız çığlık atıyor, bulunduğu odadan çıkıyor hatta örümceğin bulunduğu yere uzun süre yaklaşamıyor? Üstelik örümceklerin büyük çoğunluğu insanlar için ciddi bir tehdit oluşturmuyor. Peki beynimiz, gerçek tehlike ile algıladığımız tehlike arasındaki bu farkı neden her zaman gözetemiyor?” dedi.

Anıl Yıldız-3

Örümcek ve yılan korkusunun doğuştan mı yoksa sonradan mı öğrenildiği konusunun uzun yıllardır tartışıldığını belirten Yıldız, “Örümcek ve yılan korkusu söz konusu olduğunda uzun yıllardır tartışılan konulardan biri, bu korkuların doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı öğrenildiğidir. Aslında bugün geldiğimiz noktada bunun tek bir cevabı olmadığını söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

‘BEYİN BAZI CANLILARI DAHA HIZLI FARK EDİYOR’
İnsan beyninin örümcek ve yılan gibi canlılara karşı daha hızlı tepki verebildiğini belirten Yıldız, “İnsan beyninin örümcek ve yılan gibi bazı canlıları diğer birçok nesneye göre daha hızlı fark etmeye ve bunlara dikkat etmeye yatkın olduğu düşünülüyor. Bunun evrimsel bir açıklaması olabilir. Geçmişte zehirli veya saldırgan bazı hayvanlarla karşılaşmak hayatta kalma açısından önemli bir tehdit oluşturduğundan, beynimizin bu tür uyaranlara karşı daha hızlı tepki verecek şekilde gelişmiş olması mümkün. Ancak bu, herkesin doğuştan örümcek veya yılan korkusuyla dünyaya geldiği anlamına gelmiyor” dedi.

Dikkat ile korkunun birbirinden farklı olduğunu vurgulayan Yıldız, “Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir canlıyı hızlı fark etmek başka, ondan korkmak başka şeydir. Örneğin küçük bir çocuk bir örümceği gördüğünde ona dikkatle bakabilir. Bu davranış her zaman korkuyor anlamına gelmez” diye konuştu.

Bebeklerin yılan ve örümcek gibi uyaranlara daha fazla dikkat gösterebildiğini belirten Yıldız, “Araştırmalar, bebeklerin yılan ve örümcek gibi uyaranlara daha fazla dikkat gösterebildiğini ortaya koysa da, bu tepkilerin doğrudan doğuştan bir korku olduğunu söylemek doğru değildir. Çocuğun yaşı, içinde bulunduğu ortam, canlıyla ilgili deneyimleri ve çevresindeki insanların tepkileri de büyük önem taşır” ifadelerini kullandı.

‘ÇOCUKLAR ÇEVRESİNDEN ÇOK ŞEY ÖĞRENİYOR’
Özellikle çocukluk döneminde çevrenin korkuların oluşmasında önemli rol oynadığını belirten Yıldız, “Özellikle çocukluk döneminde çevremizden çok şey öğreniyoruz. Bir çocuğun annesinin, babasının veya yakınındaki başka bir yetişkinin örümcek gördüğünde çığlık attığını, kaçtığını veya ‘aman sakın yaklaşma, çok tehlikeli’ dediğini düşünelim. Çocuk henüz örümceğin kendisi için tehlikeli olup olmadığını bilmese bile, yetişkinin tepkisinden bu canlı tehlikeli sonucunu çıkarabilir” dedi.

Ebeveynlerin korkulu tepkilerinin çocuklar üzerindeki etkisine dikkat çeken Yıldız, “Araştırmalar da ebeveynlerin korkulu tepkilerinin çocuklarda örümcek ve yılan gibi uyaranlara yönelik korku ve kaçınma davranışlarının oluşmasına katkıda bulunabildiğini gösteriyor” diye konuştu.

‘KORKUTUCU DENEYİMLER ALARM SİSTEMİNİ DEVREYE SOKUYOR’
Korkunun yalnızca çevreden öğrenilmediğini, doğrudan yaşanan deneyimlerin de etkili olabileceğini belirten Yıldız, “Korku bazen doğrudan yaşanan bir deneyimle de ortaya çıkabilir. Örneğin bir çocuk daha önce bir böcek tarafından sokulduysa, üzerine örümcek düştüyse veya bir örümcekle ilgili çok korkutucu bir olay yaşadıysa, daha sonraki karşılaşmalarda beyninin alarm sistemi çok daha hızlı devreye girebilir” ifadelerini kullandı.

Kişinin doğrudan kötü bir deneyim yaşamamasının da korku geliştirmesine engel olmadığını belirten Yıldız, “Hatta kişi doğrudan kötü bir deneyim yaşamasa bile çevresinden duyduğu korkutucu hikayeler ve izlediği görüntüler de korkunun oluşmasına katkıda bulunabilir” dedi.

‘KORKU YALNIZCA GERÇEK TEHLİKENİN ÖLÇÜSÜ DEĞİL’
Örümceklerin oluşturduğu gerçek risk ile insanların hissettiği korku arasındaki farkın beynin tehdit değerlendirmesiyle ilişkili olduğunu belirten Yıldız, “Peki örümceklerin insan hayatı açısından oluşturduğu gerçek risk ile insanların hissettiği korku arasındaki fark neden bu kadar büyük? Çünkü korku, yalnızca gerçek tehlikenin ölçüsü değildir. Korku, beynimizin tehlike olabilir şeklindeki değerlendirmesine verdiği bir yanıttır” dedi.

Beynin bazı özellikleri tehdit olarak algılayabildiğini ifade eden Yıldız, “Beyin açısından hızlı hareket eden, beklenmedik şekilde ortaya çıkan, görünüşü alışılmadık olan veya kontrol edemediğimiz bir canlı oldukça güçlü bir alarm oluşturabilir. Örümceklerin hızlı ve öngörülemeyen hareketleri, çok sayıda bacağının bulunması ve insanların alışık olmadığı beden yapıları da bazı kişilerde bu alarmı artırabilir” diye konuştu.

‘AŞIRI TEPKİ ABARTMAK ANLAMINA GELMEZ’
Örümcek karşısında yoğun tepki veren kişilerin küçümsenmemesi gerektiğini belirten Yıldız, “Bu nedenle bir kişinin örümcek gördüğünde aşırı tepki vermesi, o kişinin abarttığı veya saçma davrandığı anlamına gelmez. Kişinin beyninde tehdit algısı gerçek bir tehlike varmış gibi çalışıyor olabilir. Ancak korkunun şiddeti, gerçek tehlikeyle orantısız hale geldiğinde ve kişinin günlük yaşamını etkilemeye başladığında durum basit bir hoşlanmama veya rahatsızlık olmaktan çıkabilir” ifadelerini kullandı.

Korkunun fobi boyutuna ulaşabileceği durumları anlatan Yıldız, “Örneğin kişi evinde örümcek gördüğünde saatlerce odaya giremiyorsa, sürekli örümcek çıkacak korkusuyla evini kontrol ediyorsa, doğada bulunmaktan kaçınıyorsa veya örümcek görme ihtimali nedeniyle günlük yaşamını kısıtlıyorsa burada bir fobiden söz etmek mümkün olabilir” dedi.

‘YILAN KORKUSUNDA DA BENZER DURUM VAR’
Yılan korkusunun da benzer şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Yıldız, “Yılan korkusunda da benzer bir durum söz konusudur. Yılanların bazı türleri gerçekten tehlikeli olabilir. Ancak beynimizin yılanlara karşı hızlı dikkat geliştirmesi ile kişinin yoğun bir yılan fobisine sahip olması aynı şey değildir” diye konuştu.

‘KORKUNUN HAYATIMIZI NE KADAR YÖNETTİĞİ ÖNEMLİ’
Örümcek ve yılan korkusunun tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayan Yıldız, “Kısacası örümcek ve yılan korkusunu ne tamamen doğuştan ne de tamamen sonradan öğrenilmiş bir korku olarak değerlendirmek doğru olur. Biyolojimiz bize bazı tehditleri daha hızlı fark etme konusunda bir yatkınlık sağlayabilir. Ancak korkunun ne kadar güçlü olacağını, yaşadığımız deneyimler, ailemizin ve çevremizin tepkileri, öğrendiklerimiz ve kişisel özelliklerimiz şekillendirir” dedi.

Korkunun insan yaşamının doğal bir parçası olduğunu belirten Yıldız, sözlerini şöyle tamamladı: “Belki de burada asıl önemli olan şudur. Korkmak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Bizi tehlikelerden koruyan sistem, bazen ortada ciddi bir tehlike olmadığında da alarm verebilir. Önemli olan korkunun varlığı değil, korkunun hayatımızı ne kadar yönetmeye başladığıdır. Bir korku kişinin yaşam alanını daraltıyor, kaçınmalarını artırıyor ve günlük hayatını etkiliyorsa, bunu ben zaten böyleyim diyerek kabullenmek yerine psikolojik destek almak gerekir.”

Muhabir: AYŞE OKAN SARICA