Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2026 yılı Nisan ayı raporuna göre Türkiye’de geçen ay 49 kadın yaşamını yitirdi. Verilere göre bu ölümlerin 26’sı erkekler tarafından gerçekleştirilen kadın cinayeti, 23’ü ise şüpheli kadın ölümü olarak kayıtlara geçti.

CİNAYETLERİN BÜYÜK BÖLÜMÜ “YAKIN ÇEVREDE” İŞLENDİ
Rapora göre Nisan ayında öldürülen 26 kadından 4’ü ekonomik gerekçelerle, 1’i “barışmayı reddetmesi”, 1’i ise “bebeğini aldırmaması” bahanesiyle hayatını kaybetti. 20 kadının öldürülme nedenine ilişkin ise herhangi bir tespit yapılamadığı belirtildi.

Kadınların büyük çoğunluğunun en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüğü vurgulanan raporda, cinayetlerin aile içi ve yakın ilişki bağları içinde yoğunlaştığı ifade edildi.

‘KADINLARIN YÜZDE 69’U KENDİ EVLERİNDE ÖLDÜRÜLDÜ’
Verilere göre kadınların yüzde 69’u kendi evlerinde yaşamını yitirdi. Nisan ayında 18 kadın evinde, 2 kadın sokakta, diğer kadınlar ise otel, araç, su kenarı ve boş arazilerde öldürüldü. Cinayetlerin işleniş yöntemlerine bakıldığında ise 16 kadının ateşli silahla, 7 kadının kesici aletle, 2 kadının boğularak ve 1 kadının darp edilerek öldürüldüğü kaydedildi.

ANTALYA’DA NELER OLDU?
Raporda Antalya’daki vakalara da yer verildi. Nisan ayında 23 yaşındaki P.C.’nin yüksekten düşerek şüpheli şekilde hayatını kaybettiği bildirildi. Öte yandan Antalya’da 2011 yılında iki çocuk annesi Havva Yıldırım’ın “iple boğulmuş ve ağzı koli bandı ile kapatılmış halde” bulunmasına ilişkin dosyanın yeniden açıldığı ve yürütülen soruşturmada fail S.K.’nin tutuklandığı aktarıldı.

Gamze Eroğlu

‘ŞİDDETİN TEMELİNDE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VAR’
Antalya Barosu Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu Kolaylaştırıcısı Avukat Gamze Eroğlu, kadına yönelik şiddetin toplumsal boyutuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Dört kadından üçü hayatının bir döneminde şiddetle karşılaşıyor. Bu çok çarpıcı bir oran ve aslında şiddetin bireysel bir mesele değil, doğrudan toplumsal yapıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Şiddetin en temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri yer alıyor. Bu eşitsizlik yalnızca kadınları değil, erkekleri de belirli kalıplar içine hapsediyor.”

Mevcut toplumsal yapının derinleşen bir eşitsizlik ürettiğini belirten Eroğlu, şunları söyledi: “Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizliği ortadan kalkmadığı gibi giderek daha da derinleşiyor. İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çekilme kararı ve bunun yarattığı güvensizlik ortamı, ayrıca infaz sistemindeki eksiklikler nedeniyle oluşan cezasızlık algısı, şiddet faillerini cesaretlendiriyor ve kadına yönelik şiddetin artmasına neden oluyor.”

‘HEM ERKEKLERİ HEM KADINLARI SINIRLANDIRIYOR’
Toplumda yerleşmiş cinsiyet kalıplarına da dikkat çeken Eroğlu, “Kadınların yalnızca ‘anne’ kimliği üzerinden tanımlanması, belli mesleklerin kadınlara uygun görülmemesi ya da erkeklerin duygularını göstermemesi gerektiği gibi kalıplaşmış düşünceler toplumda çok yaygın. Oysa kadın da erkek de bireydir ve hiçbir kalıba sıkıştırılmamalıdır. Erkeklere ‘ailenin reisi’ olma zorunluluğu yüklenirken, kadınlara da yalnızca ‘anne’ rolü dayatılıyor. Bu durum hem kadınları hem erkekleri sınırlandırıyor” dedi.

Ev içi emeğin görünmezliğine de dikkat çeken Eroğlu, “Kadına annelik üzerinden kutsallık atfedilmesi onun birey kimliğini gölgede bırakıyor. Ev içi emek çoğu zaman görünmez kılınıyor. Yemek yapmak, temizlik, bakım gibi işler yalnızca kadının göreviymiş gibi görülüyor. Oysa bu işler toplumsal yaşamın ortak sorumluluğudur” dedi.

Cinsiyetçi dil ve söylemlerin şiddeti beslediğini vurgulayan Eroğlu, “Cinsiyetçi fıkralar, günlük hayatta kullanılan kalıplaşmış ifadeler özellikle gençler arasında yaygın ve bu durum şiddetin normalleşmesine yol açıyor. Bu tür söylemlere karşı sessiz kalmamak, tepki göstermek ve bilinçli bir dil geliştirmek önemlidir” ifadelerini kullandı.

‘SÖZLEŞMEDEN ÇEKİLME ULUSLARARASI İTİBARI ETKİLEDİ’
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin uluslararası alanda olumsuz karşılandığını belirten Eroğlu, “Günümüzde bir ülkenin itibarı, askeri güç, anayasal ve ekonomik durumun yanı sıra insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları ve eğitim gibi manevi değerlerle de ölçülmektedir. Bu bağlamda, insan hakları ve kadın haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi'ni imzalayan ilk ülke olan Türkiye’nin, kadın cinayetlerinin yaygın olduğu bir ortamda bu sözleşmeden çekilmesi, yabancı basında olumsuz bir şekilde karşılanmıştır. Bu çekilme, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda insan hakları konusundaki itibarını zedelemiştir. Ben de bu kararın doğru olmadığını düşünüyorum; zira İstanbul Sözleşmesi, şiddetin nasıl önleneceğine dair önemli bir yol haritası sunmaktadır. Ayrıca, uluslararası bir sözleşmeden tek taraflı olarak çekilmek hukuken mümkün değildir. Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasında yasal düzenlemelerin rolü yadsınamaz ancak bu mücadelede yalnızca yasal düzenlemelere dayanmak yeterli değildir” dedi.

Kadına yönelik şiddetle mücadelenin yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı olamayacağını vurgulayan Eroğlu, “Şiddetin önlenmesi ve kadınların korunması için gerekli tüm tedbirlerin alınması, etkin soruşturmaların yapılması, faillerin cezalandırılması ve rehabilitasyonu, mağdurların zararlarının tazmin edilmesi ve bu konuyla ilgili yeterli bütçenin ayrılması gerekmektedir. Ayrıca, bütüncül politikaların hayata geçirilmesi de son derece önemlidir” diye konuştu.

Muhabir: AYŞE OKAN SARICA/ÖZEL HABER