Bilişim uzmanı kimliğinin yanı sıra bir yazar olarak da kendini ifade eden Tansu Duran, Antalya'nın sokaklarını, çocuklarını ve tutkusunu sayfalarına yansıtarak şehrin özünü yakaladı. Tutkulu bir Antalyaspor taraftarı ve sanatçı kimliğiyle de öne çıkan Duran, Antalya'nın öyküsünü kaleme almaya devam ediyor Bilişim Uzmanı ve Yazar Tansu Duran Antalya’ya olan aşkından, şehrin güzelliklerine, yazılarında neleri konu aldığından Antalyaspor’a olan düşkünlüğüne kadar birçok konuda Ekspres’e açıklamalarda bulundu.
İşte Tansu Duran’ın Ekspres'ten Selim Çelik'e verdiği özel röportaj:
Yazmaya sizi ilk iten duygu ya da kırılma anı neydi?
Okumanın bir sonraki adımı genelde yazma oluyor. Çocukluğumda çok fazla okumuş olmalıyım ki; bir gün "elini kalemi al ve yaz" diyen iç sesime itaat ettim ve yazmaya başladım. Tabii ki bu, başlangıçta çocukça birtakım duygu ve düşüncelerden ibaretti. Fakat beyin olgunlaştıkça güzel şeylerin aklımdan döküldüğünü fark ettim. İlk kitabım Güneşin Vedası’nın hikâyesi aslında tam böyle bir kırılma anıydı. İç ses yine ortaya çıktı; İzmir’e yola çıkmaya 3 saat kala kitabın başını kaleme aldım ve süreç böyle devam edip gitti.
Öykülerinizde Antalya’nın “ruhunu” yakaladığınızı söylüyorsunuz; sizin için bir şehrin ruhu nedir?
Şehrin ruhu, o şehrin insanıdır ve onun yaptıklarıdır. Mesela bizim bir bedenimiz ve ruhumuz var. Şehrin bedeni onun doğal hâlidir. Antalya için denizi, güneşi, sahilleri, dağları, ormanları... Bunlar bu şehrin bedeni. Bizim gibi bir ruhu varsa o da insanlarıdır ve onların yaptıklarıdır. Bugün doğal güzelliklerine bakarak âşık oluyoruz bu kente ama ruhu olmadan orada asla yaşanmaz. Demek ki öyle güzel bir ruhu var ki, yaşamak için dünyanın her yerinden geliyorlar. İşte ben de bu insanların arasında yaşadıkça onları anlıyor ve onlara yakışan hikâyeleri ortaya çıkarıyorum. Yazar olmak gördüklerini birebir yazmak değildir tabii ki. O yüzden ben, yaşamak istediğim kenti kalemle anlatmaya çalışıyorum.

Karakterlerinizi oluştururken gerçek hayattan ne kadar besleniyorsunuz?
İsim benzerlikleri dışında aslında gerçek hayattan kimseyi anlatmıyorum. Öyle bir dil kullanmalıyım ki, okur karakterle bir bağ kurabilmeli. Benim karakterlerim; okurun aslında içinde bulunduğu toplum bir insan olsaydı, "bunun karşılığı ne olurdu?" sorusunun cevabıdır. Bu yüzden herkes kendinden bir şey bulsun isteğiyle yola çıkıyorum. Yani okur karakteri tanımak istedikçe, o kişiyi aslında kendisiyle beraber çevresindeki birçok kişiye benzetebiliyor. Bu benim aslında sırrımdı. Umarım bunu yayınlamazsınız, lütfen aramızda kalsın.
Yazarken önce mekân mı gelir, yoksa karakter mi?
İlk başlarda önce karakter aklıma geliyordu ama şehir kitaplarına dönüş yapınca mekân aklıma gelmeye başladı. Bu iyi bir şey mi kötü mü bilmiyorum. Sonuçta okumaya vakit bulamadığını söyleyen, teknolojiye köle olmuş okurun ender okuyacağı kitaplardan biri olacaksanız hem karakteri mekâna hem de mekânı karaktere iyi uyarlamalısınız. Mekân da zamana göre değişiyor, karakter de. İşte bu sefer zamanı iyi anlatmak önemli oluyor. Mekânı anlamak, karakteri anlamaktan öncelikli hale geliyor. Çünkü mekânın genelde doğma, büyüme, ölme gibi bir devinimi olsa da bu süreç insana göre çok uzun sürüyor. Bu yüzden mekânlar, insana ve karaktere daha çok şahitlik ediyor.

Bilişim uzmanı kimliğiniz yazarlığınızı nasıl etkiliyor? Disiplin mi kazandırıyor yoksa sınır mı koyuyor?
Aslında bilişim uzmanı olup da yazar olan çok az kişi var. Hatta benim gibi kurgu yazarı olup da Antalya’da yaşayan benden başka kimse yok diyebilirim; birçok Antalyalı yazar tanıyorum ve bu yargıya varabiliyorum. Ama bilişimde olmak, mantık örgüsünü iyi kurabileceğimizin kanıtı gibidir. Çünkü biz duygularla çalışan makineleri yönetmiyoruz. "Bir" ve "sıfır" ikili sayı sistemi ile iş yürüten sistemlerin içindeyiz. Bu da mantığı iyi kurgulamak demektir. Kendi adıma iddialı olmayayım ama meslektaşlarımın yazacağı her yazıda mantık kurgusu çok iyi konumda olabilir. Bir de bu makineleri ve sistemi kullanan insanlarla olan iletişimimiz var. Bu da bize karşımızdakini iyi tanıma şansını veriyor. Hepsi birleşince aslında her bilişimci iyi bir yazar adayıdır. Ben boş anlarımda video izleyeceğime veya boş vakit geçireceğime bir şey yazmayı seçenlerden oldum. Bu meslek benim yazı geçmişime çok katkıda bulundu.
Dijital çağda edebiyatın dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
İlk akla gelen, dijitalleşmeyle kitapların elektronik hale dönüşmesiydi. Ama gelinen noktada kitapların basılmasından vazgeçilmedi. Fakat dönüşüm nerede gerçekleşti? Yazılma aşamasında daktilodan bilgisayara geçildi. Bu da daha hızlı ve daha fazla kitap yazılmasına, matbaaların dijitalleşmesiyle de baskının hızlanmasına olanak sağladı. Sosyal medya sayesinde gençlerin dönüşümü, kendi yaşlarına yakın yazarların kitaplarına ilgi duymasıyla oldu. Dijitalleşme olmasaydı bu gerçekleşmezdi; ben de yazar olamazdım. Kendi yazdıklarım bende kalırdı ya da fotokopiyle ancak yakınlarıma ulaştırırdım. Ama nüfus artışıyla aynı oranda okur sayısı artmamasına rağmen yazar ve kitap sayısı artıyor. Bunun bir dengelenme süresine ihtiyaç olacaktır.
Antalya sizin için bir şehirden öte ne ifade ediyor?
Başka bir şehirde doğmuş ve oralı da olmuş olduğumu varsaysak bile Antalya; Türkiye’de yaşayan her vatandaş için bana göre "Vatan" demektir. Antalya sadece bir şehir değildir; bana göre vatan demektir. Neden? Türkiye’nin en güzel yüzü; tarımda, turizmde en önemli gelir kaynağı; binlerce yıl medeniyetlerin vatan dediği bir yer. Tüm dünyada yeri geliyor Türkiye’nin isminden daha popüler oluyor. Dünyada Türkiye’nin bilinen şehirleri arasında her zaman ilk üçte olan bir şehirden bahsediyoruz. Binlerce insan her yıl buraya göç ediyor. Her ne kadar bir Antalyalı olarak buna karşı olsam da burası onlarca kültürün buluştuğu kozmopolit bir şehir. Devlet benim babamsa, vatan da anamdır. Benim en büyük annem Antalya’dır. O yüzden Antalya’nın çocuğu olmaktan çok mutluyum.

Kitaplarınızda en çok hangi Antalya hikâyelerini görünür kılmak istiyorsunuz?
İster istemez doğal güzelliklerinin anlatıldığı hikâyeleri yazmak için içim içimi yiyor. Bir yandan da o güzellikler bana saklı kalsın istiyorum. Geçmişte huzur bulduğum birçok yer artık turistik bir mekâna dönüşüyor. Haliyle yine insana geri dönüyorum. Ben şu an benimle yaşayan insanı da yazmak istemiyorum; geçmişin ruhunu taşıyan gizemli ruhların peşine düşüyorum. Onları anlatmak beni daha mutlu ediyor. Gözlerinden anlıyorsunuz ki onlar hep burada ruhlarını barındırdılar; sadece bu zamanda bir bedene sahip oldular. Karakterlerimi yazarken bunu hissediyorum.
Antalya’nın değişimi öykülerinize nasıl yansıyor?
Henüz bu öyküleri yazamıyorum. Bazen konuyu buraya getirip eleştiri oklarını saplayıp daha kötü söylemlere girmemek için "okçuluk" faaliyetine ara veriyorum. Ben değişimden hiç memnun değilim. Her geçen gün kötüye gidiyoruz. İnsanlık iyi yönde gelişmiyor ki Antalya gelişsin. Antalya son 30 yıldır gelişmedi, sadece büyüdü. Çarpık yapılaşma, çarpık yönetimler derken bu duruma geldi. Bu yüzden şehrin içini yazamıyorum. Ben aşk romanı yazıyorum, bu yüzden kuzeye bakamıyorum. Şehrin en kötü değişimi de; kökeni neresi olursa olsun burada yaşamak için can atan kişilerin şehre aidiyet duygusu beslememesi. Bunun için herkes küçük bir test yapabilir; "Nerelisin?" sorusunun cevabı yeterli oluyor. Yapılarıyla, yapılanlarıyla bu şehri yazmak içimden gelmiyor.

Antalyaspor taraftarlığı sizin yazılarınıza nasıl yansıyor? Futbol sizin için ne ifade ediyor?
Futbol ile başlayalım. Erkek çocuklarının bir top ve dört büyük taş ile düzlük olan her yerde oynayabileceği bir takım oyunu olmasıyla, son 70 yılda dünyadaki popülaritesini her geçen gün artırdı. Bugün futbol kimileri için araç, kimileri için amaçtır. Bana sorarsan araçtır; yani futbol benim için bir gereklilik. Çünkü sanatla ifade edemediklerimizi spor ile yapabiliyoruz. Bundan 30 yıl önce Antalyaspor haberlerini okuyamadığım ve kulüple bağ kuramadığım için internet dünyasıyla tanışıp Antalya’nın ilk web sitesini Antalyaspor için yaptım ve uzun yıllar sürdürdüm. Bu sırada sporun ve teknolojinin sosyolojik gücünü fark ettim. Bu gücü de elimden geldiğince Antalya kent kimliğine fayda sağlamak için kullanmaya çalıştım. Kurumsal web sitesi kurulunca da ben bu bayrağı onlara devrettim. İşte amatör yazarlığımda Antalya’yı ne zaman yazmaya çalışsam, Antalyaspor’suz bir hikâye olmuyordu. Antalya’nın ilk romanı diye lanse ettiğimiz Antalya’nın Çocukları kitabında, Antalyaspor ve Antalya en önemli başkarakterlerdendi. Sonra şehirle ilgili ne yazdıysam Antalyaspor’suz olamadı. Benim için Antalyaspor; beni ve hemşerilerimi zengin edecek, huzurlu yaşamamı sağlayacak bir araçtı. Çünkü Avrupa’da boy gösteren ve Antalya’yı temsil eden kaç değerimiz olacaktı ki? Bu yüzden Antalyaspor’a sarıldım. Tribünlerde yüzlerce Antalyaspor maçı izlemiş biri için bu kaçınılmazdı. Bizimkisi bir tutku hikâyesi ve memleket meselesi.
Sanatçı kimliğiniz ile taraftarlık duygunuz arasında bir bağ kuruyor musunuz?
Bu kitaplar bu bağ olmadan yazılamazdı. Çünkü taraftarın tek bir derdi var: Yaşadığı şehrin temsilinin en iyi şekilde yapılmasını kulüpten istemek. Kolaycılığa kaçıp başarı odaklı İstanbul takımlarını değil, kendi şehrinin takımını desteklemek hemşerilik için olmazsa olmazdır. Ben bu konuda ister kızın ister kızmayın; Antalyaspor’u gönülden desteklemeyen hiç kimse "Antalyalıyım" demesin. Aynı şeyde, Türk Milli Takımı’nı desteklemek konusunda herkes hemfikir olurken, bu neden şehir takımlarında olmuyor? Bunu yapabilen şehirler var ama Antalya bu konuda ne yazık ki "tatil beldesi" düşüncesi içindeki insanların varlığı yüzünden ilerleyemiyor. Aslında burası, daha önce de dediğim gibi vatanın ta kendisidir. Bu yüzden yazarken Antalyaspor’suz bir hikâye gelmiyor. Çünkü popüler kültürün olduğu hikâyelerde okunma sayısının yüksek olacağını düşünenlerdenim. Amacım "Tansu Duran kitapları çok okunsun" değil; aksine "Antalya kitapları elden ele, gönülden gönüle ulaşsın." Bu yüzden bu alanda da kaybetme lüksümüz yok. İçimde koyu taraftarlık, Antalya özelinde çok yüksek boyutlara çıkıyor.

Okurun öykülerinizde ne hissetmesini, neyi fark etmesini istersiniz?
Bunu anlamak için yıllar öncesine gidelim. Güneşin Vedası kitabım, kendi kendime yazmış olduğum ve hiç kimsenin okuyacağını düşünmediğim bir kitaptı. O yıllarda kitap yazarı olmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ama anlatacağım düşünceyi en iyi öyküyle verebileceğimi düşünmüştüm. Bu kitap Google Kitaplar’da yayınlandığında dünyanın en çok okunanlar listesine girince başardığımı anladım. Şimdi, yapılan bir şeyi çoğunlukla sonucu ne olursa olsun pek irdelemeyiz. Buradaki başarı, benim "ne yaptım da başardım?" sorusuna bir örnekti. Sonunda keşfettim: Soruyu tek kelime ile özetlersem "samimiyetimi". Evet, okurun samimiyetimi fark etmesini isterim. Bunun dışında bir beklentim yoktur; diğerleri zaten sonra kendiliğinden geliyor.
Üzerinde çalıştığınız yeni projeler neler? Antalya’nın hikâyesini yazmaya nasıl devam edeceksiniz?
En çok sevdiğim soruya geldik. Kitaplar tabii ki yazmaya devam edeceğim ama önümde öyle bir proje var ki; anlatmak için sabırsızım ama henüz erken olduğunu düşünüyorum. Özet geçebilirim: Öncelikle Antalya’nın Çocukları'na kitap okutan, şehri gezdiren ve oynatan bir proje; adına şimdilik "Bir Antalya Projesi" dedik. Şehrin kitaplarını okuyan çocuklar aynı zamanda bir mobil oyunla geziyor, aktivite yapıyor. Hem Milli Eğitim’e hem de Kültür ve Turizm’e hizmet eden, alanında benzersiz bir proje. Bunu Antalya Valiliği'nin himayesinde gerçekleşmesini ve diğer tüm kentlere yayılmasını umut ediyorum. 10 farklı yazarın 20 farklı kitabının çocuklarımız tarafından her yıl edinilmesiyle; beş yıl içinde, her biri 10 kitapla her evde "Antalya Kitaplığı" kurmasını ve bu kitaplar sayesinde mobil oyunla çok güzel ödüller kazanılmasını çok istiyorum. Hem çok okuyanın hem de çok gezenin kazanacağı bir yarışmada kim olmak istemez? Çünkü bu projenin ve oyunun kaybedeni yok. Bunu gerçekleştirme aşamasında hem yeni kitaplarım eklenecek hem de dünyaya örnek bir projeyi şehrime kazandıracağım.





